Urcun

Urcun

Arkadaşlarla konuşurken söz dedelere, oradan da soy kütüklerine geldi. Ailemizin soy kütüğünü babam da görmüştüm. Babam, onun babası, onun kardeşleri, onun babası ve sonraki kardeşler derken uzayıp gidiyor. En sonunda tek bir kişiye dayanan bu soy kütüğü epey kalabalık insanlardan oluşuyor. Arkadaş bende Peygamber torunuyum diyerek ince bir espri patlattı, Hz. Adem’in (a.s.) soyundan olduğunu kast ederek.

Hiç görmeyip ve tanımadığımız halde bizden yüzyıllar önce yaşamış, belki farklı manevi duygularda beslenen insanlara karşı neden bir bağlılık hissi duyduğumuzu düşündüm. Aklıma Yasin süresinde geçen urcun lafzı geldi. Hurmayı ağaca bağlayan kuru dal anlamına gelen bu kelimenin diğer bütün canlılarda da bu bağlantıyı sağlayan bir bağlantı noktası olduğuna işaret ediyor diye yorumladım.

Tüm bitkilerde böyle bir bağlantı noktası vardır. Karpuzun, üzümün, kavunun beslendiği topraktan gıdalarını aldığı ve bunu meyveye aktardığı bir urcun vardır. Bu bağlar vesilesiyle rahmet hazinesinden gelen meyve olgunlaşır. Köklerden alınan gıdaları besinler içlerinde hazmederek muhataplarına taklidi imkânsız bir meyve olarak Cenabı Hakkın izniyle sunarlar. O küçük urcun’dan kopan ve ayrılan meyveler ise kururlar. Olgunlaşıp, kendi kendini ifade edemeden, zamanından önce urcun’dan koparılan kurumuş, ekşi, tatsız, tuzsuz ve bozuk olduğu için ilgi görmeyen meyveler çöpe atılmayı hak eden bir yapıya dönüşür. Meyvelerde beslenme ve köklerinden kopmama önemlidir. Peki ya insanlarda durum nasıldır?

Maddeten bağ kurduğumuz, onurla andığımız soyumuz bize bir fayda getirmeyeceği gibi, zarar da verebilir. Nitekim Cenab- Hak Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Haberiniz olsun ki, Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır. Muhakkak ki, Allah, bilendir, her şeyden haberdardır.(9/HUCURÂT-13 Elmalı)

Yalnız bizzat Efendimiz (s.a.v)manevi anlamda da bağlanmamız gereken bir urcun’umuz olması gerektiğini vurgular. “Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve sünnetim.”(Hâkim,1/93). “Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir” (Ebu Davud, Melahim 1.) Efendimiz(s.a.v) bu hadislerinde bir mana köküne bağlı olmamız gerektiğini bizzat ifade etmiştir. Ruhumuzun ilhamlarını aldığımız, kalbimizi doyuran, büyük ilim ve mütefekkirlerin, velilerden evliyalardan ders almış, ders aldığı evliyaların serencamı takip edildiğinde Efendimiz (s.a.v)’e kadar giden ders halkasının fertlerine mutlaka manevi bir urcun ile bağlanmalıyız.

Hakikat yolunun yolcuları olarak bu asırda önümüzde iki yol var. Biri zor yolu tercih edip, kendi ayaklarım üzerinde durabilirim deyip, direk Kuran-ı Kerim ve Sünnet’ten ders almaya çalışmak. Yani mezkur ikinci hadisteki halkalardan koparak hem kendine hem de topluma muzır, tarihin sadece çöplük bölümünde kendisine müstesna bir yer bulabilen insanlardan olmak.

Ya da Alvarlı Efe Hazretlerinin de dediği gibi;
“Ey tâlib-i feyz-i Hüdâ gel halkaya, gir halkaya;
Ey âşık-ı nûr-u Hüdâ gel halkaya, gir halkaya.”
deyip tarihin şeref levhalarında da yer almak üzere bir mürşidi kamile manevi bir urcun ile bağlanıp güzelce meyveye durmak.

Soy kütüğü sağlam olması bu dünyada belki ayrıcalık getirir, fakat ötede ayrıcalık getirmez. Bir Mürşid-i Kamile manevi bir urcun ile bağlanmak ise her iki durumda bahtiyarların safında yer almamızı sağlar.

Edip Muhit Söyler( edipmuhit.soyler@bedirhaber.com )

YORUM ALANI

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.