SON DAKİKA

Bedir Haber

Şefkat

Şefkat
Avatar
Sadık Doğu( sadik.dogu@bedirhaber.com )
0 views
29 Ocak 2016 - 17:54

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرى نَفْسَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللّهِ وَاللّهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ
Bakara / 207. İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَريصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنينَ رَؤُفٌ رَحيمٌ

Tevbe / 128. Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.

* Nu’man İbnu Beşir (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Resulullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte mü’minlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler.”
* Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Üç şey vardır, bunlar kimde bulunursa, Allah onun üzerine himayesini açar ve onu cennete koyar: “Zayıflara rıfk, anne-bebaya şefkat, kölelere ihsan.”

Mu’min hayatı boyu irşat ve tebliğ vazifesiyle memurdur ve bu vazifeyi yaparken dikkatetmesi gereken en mühim esaslardan birisi de ŞEFKATTİR.Dolaysıyla son derece şefkatli, merhametli, yumuşak ve müsamahalı olmak lâzımdır. Bilhassa asrımızda, elinden tutulmaya, anlatılacak şeyleri tatlı tatlı anlatıp, düşündürülmeye ve hidayete erdirilmeye muhtaç yığınla insan vardır. Çoğunluğu itibariyle mevcut şartların bağrında beslenen garip varlıklar görünümündeki bir nesle sert davranmak, kaldığın yerde kal demekle eş ma’nâlıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Musa’ya, Firavun karşısında bile yumuşak sözlü olması emredilir. (Tâ-ha, 20/44) Efendimiz’e de, hem de Uhud Savaşı’nın ardından inen ayette, “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, Sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın etrafından dağılır giderlerdi” (A. İmran, 3/159) buyurulmaktadır. İnsanları irşadın bahis mevzûu olduğu pek çok yerde Kur’ân’ın üslûbu hep aynıdır.

Efendimiz bir yerde, “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın”; bir başka yerde de, “Ben insanları idâre etmekle emr olundum” buyurmaktadır. Mü’mine ve kazanılmaya müsait olanlara mülayim, müsamahalı ve mürüvvetkârâne davranmak, kâfire ve katı kişilere mantıkî ve insanca yaklaşıp, idâre etmeyi bilmek çok mühimdir. Her hâl ü kârda gözetilecek husus, mutlaka herkese hak ve hakikatı intikal ettirilebilecek bir menfez ve açık pencerenin bulundurulmasıdır. Bütün dinî hakikatları karşımıza çıkan şahsın yüzüne ağızdan dolma tüfek gibi birden sayıp-dökmeden önce muhatabımızı dinleyip, iç durumunu tesbit ettikten sonra muhtaç olduğu şeyleri vicdan ve ruhunun aradığı bir üslupla anlatmak icabeder ki, celbedelim derken kaçırmış olmayalım. Bu bir taviz de değildir. Burada namazın, Efendimiz’in risaletinin 8’inci yılında farz kılındığını bir defa daha hatırlanmalıyız. Evet, çocuğun yaşına göre mama vermek, yaşına göre ders anlatmak şart olduğu gibi, bu mevzû- da da önce boş kalbin doyurulup tatmin edilmesi esastır. Yoksa, inançsız biri için her şeyi kabûl etsin de gelsin diyemiyeceğimiz gibi, “namaz kılmasan olur” da diyemeyiz. Düşüncesinden dolayı şahsen münasebet caiz olmayan kâfire karşı kalben buğz etmekle beraber, kendisiyle her zaman diyaloga açık bulunmamız gerektiğini de bilmeliyiz. Evet, muhabbet fedaileri olarak vurana elsiz, sövene dilsiz ve aynı zamanda gönülsüz olmak mecburiyetindeyiz. Bırakın yumrukla karşılık vermeyi, bülbül-gül münasebeti içinde bulunmalıyız ki, duygularda ve düşüncelerde güller açsın. Evet, Efendimiz dahil hiç bir peygamberin insanları döverek, öldürerek yola getirdiği görülmüş değildir; böyle bir davranış ancak Hz. Musa’nın dünyâya geldiğini kahinlerden öğrenip, tenkîl adına yeni doğan bütün erkek çocukları acımasızca boğazlayan Firavun ve onun gibi olanlarda görülebilir. Kalb ve fikir tatminsizliği içinde bulunan neslimize yumruk ve huşunet göstermek, zaten herşeyden mahrum olan kalb ve kafalarını yumuşatma yerine dinamitlemek demektir. Yüzde bir sivilce varsa, bunu sıkmak veya kesmekle değil, en müessir bir ilaçla tedavi etmek lazımdır. Günümüzde mânevî sahadaki müessir ilaçlar, iman dersleridir.

Sevgi, günümüzde en çok işlenen ve kendisine ihtiyaç hissedilen konulardan biridir. Aslında sevgi, bizim inanç ve gönül dünyamızın da hiç pörsümeyen gülüdür. Her şeyden önce, Cenâb-ı Hakk, kâinatı muhabbet atkıları üzerinde bir dantela şeklinde ördüğü gibi varlığın bağrında her zaman en büyüleyici bir edayla seslendirilen mûsiki de yine sevgidir. Aile, toplum ve milleti teşkil eden fertler arasında en güçlü münasebet sevgi münasebetidir. Sevgi, anne-babadan evlâda şefkat şeklinde; evlattan anne-babaya da saygı şeklinde tecelli eder. Evrensel sevgi ise bütün kainatta varlığın her parçasına karşı yardımlaşma ve dayanışma şeklinde kendini gösterir.

Öyleki varlığın ruhunda en hakim unsur sevgidir. Âdeta her varlık, bir sevgi melodisi içinde, o kâinat çapındaki geniş koronun bir ferdi olarak Allah’tan aldığı büyülü bir nağmeyi, kendi üslûbu ile eda ve icra ediyor gibidir. Ancak, varlıktan insanlara, varlıktaki bir bireyden diğerine karşı bu sevgi teatisi, irade üstü bir şekilde cereyan etmektedir. Çünkü iradesi olmayan varlıklarda tamamen İlâhî irade ve İlâhî meşiet hâkimdir. Bu açıdan insanlar, varlıktaki bu sevgi senfonisine iradeleriyle iştirak ederek, mahiyetlerinde var olan sevgiyi geliştirip, insanca icra edebilmenin yollarını araştırırlar. Öyleyse her insan, ruhundaki sevginin sû-i istimal edilmesine meydan vermeden, kendi tabiatına karşı bir aşkınlık içinde, hem gerçek bir yardımlaşma ve dayanışma ortaya koymalı, hem de insanî veya fıtrî hukuk açısından varlığın ruhuna yerleştirilmiş bulunan genel âhengi mutlaka korumalıdır.

Hümanizm, günümüzde üzerinde ulu orta konuşulan ve şuraya-buraya çekmeye müsait bir sevgi anlayışı. Günümüzde bilhassa bazı çevreler, İslâmdaki cihad konusunu, muhakemesi yetersiz avamın kafasını karıştırarak, onların gönüllerinde İslâm’a karşı şüphe uyarmaya ve yine zihinlere mücerred (soyut), dengesiz bir hümanizm anlayışı empoze etmeye çalışmaktadırlar. Evet, bir taraftan, anarşi ve teröre karışan, ülkenin birliğine-bütünlüğüne dokunan, hattâ memleketi bölmek isteyen, asırlardan beri devam edegelen bu ülke ve bu ülke insanının varlık ve bekasına karşı cephe alıp tahribatta bulunan insanlara “acımalı, merhamet edilmeli” deyip, diğer taraftan, önlerine bir kısım sözde din adamlarını da katarak, insanların gözyaşlarına bakmadan, masumları öldürenlere ve vahşetin en dehşetlisini işleyenlere seyirci kalanların bu garip tavırlarını hümanizmle te’lif etmek (bağdaştırmak) çok zor olsa gerek.

Hiçbir mümin, yüklendiği misyon itibarıyla meseleleri abartarak, çarpıtarak, olduğundan farklı gösterme gibi bir aldatmacaya kat’iyen bilerek girmez. Bu açıdan, sırât-ı müstakim (dosdoğru yol) ve Kuranî dengenin temsilcisi olan Allah Rasûlü ve onun canlandırdığı gerçeği cemaat halinde en mükemmel şekilde ortaya koyan Sahabe-i Kiram, sevgide de itidal ve dengenin temsilcisi olmuşlardır. Konuyu Asr-ı Saadet’ten bir-iki örnekle müşahhaslaştırmak mümkündür.

1) Tarihteki konumu ve üzerine aldığı misyonu açısından Abdullah İbn-i Hüzafe (r.a), Bizans içinde Hz. Ömer (r.a)’in hususi bir elemanı olarak değerlendirmek yerinde olur zannediyorum. Abdullah (r.a), Hz. Ömer döneminde önemli bir misyon yüklenmiş ve bu işi yaparken de düşmanları tarafından keşfedilip, yakalanmıştır. Hasımları, kendisine akıl almaz işkencelerde bulunmuş; hattâ çok güvenilir bir kısım siyer ve tarih kitaplarının yazdığına göre, bu mübarek Sahabî’nin başı kaynayan suya sokularak işkence edilmiş ve bu korkunç işkenceler neticesinde bile ona hiçbir şeyi kabul ettirememişler. Bu arada bütün bu olup bitenleri içinde yaşadığı manastırın bir deliğinden seyreden bir rahip, Abdullah ibn-i Hüzafetü s-Sehmi’nin göstermiş olduğu cesaret karşısında hayran kalarak bu şanlı Sahabî’yi karşısına alır ve ona şu teklifte bulunur:

– Oğlum, cesaretine hayran kaldım. Şimdi sana üç dakika mühlet vereceğim. İhtimal bir-iki dakika sonra seni öldürecekler. Bunu iyi değerlendirirsen, hem dünyada, hem de âhirette mes’ud olursun. Zira bu üç dakika içinde sana Hıristiyanlığı telkin edeceğim ki bundan sonra ölsen de gam yeme; çünkü Hz. Mesih’e kavuşacaksın.
Abdullah ibn-i Hüzafetü’s-Sehmi’nin çehresinde bir tebessüm belirir ve ardından rahibe şunları söyler:
– Aziz peder! Şimdiye kadar beni kimse dinlemedi. Bu üç dakikalık fırsatı verdiğinizden dolayı, bilseniz size ne kadar müteşekkirim. Çünkü bu üç dakika içinde size hak dini öğretererek gerçek kurtuluş yolunu gösterebilirsem, artık ölsem de gam yemem…

Evet bu hadise, İslâm’ın en kritik anlarda dahi, hattâ ölürken-öldürürken bile müntesiplerini, nasıl başkalarının iyiliğini düşünmeye sevkettiğini anlamak bakımından çok önemlidir. Ayrıca bu hadise bize, İslâm’ın sevgi ve muhabbet ikliminin ne kadar geniş olduğunu göstermesi açısından da fevkalâde dikkat çekicidir.

2) Bir Sahabi naklediyor:
“Hz. Ömer (r.a)’le beraber, herhangi bir tapınağın önünden geçiyorduk. Orada sakalı göbeğinde, iki büklüm, bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir insan duruyordu. Onu görünce, Halife’nin dizlerinin bağı çözüldü, iki büklüm oldu ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Niye ağlıyorsun ya Emire’l-Mü minîn?” diye sorulduğunda, o mealen “70-80 yaşına girmiş, fakat hâlâ insanlığı kurtuluş sahiline götüren ve kaptanlığını bizzat Hz. Muhammed’in yaptığı gemiye binememiş.” cevabını verdi. İşte, İslâm’ın evrensel sevgisi budur.

Halbuki, o dönemde çokları, insanları tahrik edip, Müslümanlığın önünü kesmek için lâzım gelen her şeyi yapıyordu. Ne var ki, Rasûlullah’ın halifeleri, Allah Rasûlü’nden devraldıkları sevginin temsilcileri olarak, o anda en büyük düşman sayılan biri karşısında dahi, insanlara olan sevgi, şefkat ve merhametlerinden dolayı hıçkırıklarını tutamayıp iki büklüm olabiliyorlardı.

Konuyla alâkalı daha yüzlerce misal getirilebilir. Zannediyorum, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bu mevzudaki müşahede, tavır ve davranışlarının, talebelerinin tavır ve davranışlarından geri kalmayacağını siz de takdir edersiniz. Çünkü O, en mükemmel lider, her konuda rehber ve bütün varlık için de bir rahmetti.

Hatta İslâm’ın ruhundaki sevgiye uyanmış ve Sahabe’den sonra geldikleri için Tabiûn ve Tebe-i Tabiîn denilen kutlu nesiller döneminde öyle insanlar yetişmiştir ki, farkına varmadan bir çekirgeye basmışlarsa, hemen halifeye gelip, bunun cezasının ne olduğunu sormuşlardır. Ayrıca camilerimizin ve minarelerimizin ışık saçan çehrelerine baktığımız zaman, alınlarında kuşlar için yapılmış yuvacıkları görürüz. İşte bu, cedlerimizin sevgideki derinliklerinin bir ifadesidir. Evet şanlı tarihimiz, insanların yanında hayvanları bile koruma adına öyle müthiş ve baş döndürücü insanî davranışlarla örülüdür ki başka bir yerde bunlardan hiçbirini göstermek mümkün değildir.

İslâm’ın evrensel prensipleri çerçevesinde sevgi mülâhazası ve sevgi düşüncesi çok dengelidir. Zalim ve mütecavizler bu sevgiden mahrumdur. Zira zulmedene gösterilen sevgi ve merhamet, onu iyice saldırgan yaptığı gibi, aynı zamanda başkalarına da tecavüze teşvik eder. Bu sebeple, evrensel sevgiyi tehdit eden bu tür insanlara karşı merhamet edilemez. Çünkü zalime gösterilen merhamet, mazluma karşı yapılmış en büyük merhametsizliktir. Veya “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et. Zalime, onu zulmünden vazgeçirmek suretiyle yardım edebilirsiniz” buyuran Allah Rasûlü (s.a.s)’nün, bu düsturu çerçevesinde, zalime de, onu zulmünden vazgeçirmek suretiyle merhamet gösterilmelidir.

Asrın beyin mimarı hazreti üstadın şu şefkatinin kaynağı da yukarıda anlatılan ayet ve hadisler olduğunda şüphe yoktur. Emirdağ Lahikasında şöyle ifede eder:

Ben Risale-i Nur mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibariyle bir masuma zarar gelmemek için, bana zulmeden canilere, değil ilişmek; hattâ beddua edemiyorum. Hattâ en şiddetli garazla bana zulmeden fâsık belki dinsiz zalimlere hiddet ettiğim halde değil maddî, belki beddua ile de mukabeleden beni o şefkat men’ediyor.

Çünki o zalim gaddarın, ya peder ve validesi gibi ihtiyar bîçarelere veya evlâdı gibi masumlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört masumların hatırına binaen o zalim gaddara ilişmiyorum. Bazan helâl ediyorum. İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki; idare ve asayişe kat’iyen ilişmediğimiz gibi, bütün arkadaşlarımıza da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilayetin insaflı zabıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu Nur şakirdleri, bir zabıtadır; idare ve asayişi muhafaza ediyorlar.” dedikleri ve bu hakikata binler şahid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şakirdlerin de zabıtaca hiçbir vukuat kaydetmemesi ile tasdik ve teyid ettikleri halde, o bîçare adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulamamakla beraber, yüz cinayeti bulunan bir adam gibi hattâ Kur’anı ve başındaki levhalarını evrak-ı muzırra gibi toplamak, acaba dünyada hangi kanun buna müsaade eder.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
SON DAKİKA HABERLERİ
POPÜLER VIDEO GALERİLER

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.