Bedir Haber

Mü’min, her zaman emniyet, güven, doğruluk, sadakat, sulh ve huzurun temsilcisi olmalıdır

Mü’min, her zaman emniyet, güven, doğruluk, sadakat, sulh ve huzurun temsilcisi olmalıdır
66 views
06 Kasım 2020 - 22:02

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Aziz kardeşlerim. Mü’min, her zaman emniyet, güven, doğruluk, sadakat, sulh ve huzurun temsilcisi olmalıdır. İman; inanmak, güven vaad etmek, başkalarının emniyetini temin etmek, emin, güvenilir ve sağlam olmak mânâlarına gelen bir kelimedir. Allah’a inanmak, O’nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdanî itiraf ve kalbî iz’anda bulunmak da bu mübarek kelimeye yüklenen mânâlardan sadece birkaçıdır.

İman edene mü’min denir. Mü’min, diğer insanlara emniyet ve güven vaad eden, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Emin ve güvenilir olma manasına emanet, bir Peygamber sıfatıdır. Rasûl-ü Ekrem (as) Efendimiz’in hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hıyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda imanın sâdık temsîlcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve iman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve Allah’a bağlar.

“silm” ve “selâmet” kökünden gelen, “müslim” kelimesi, “kendini Hakk’a teslim eden kişi” mânâsına geldiği gibi, “selâmete erdiren, esenliğe çıkaran, karşılıklı emniyet ve barış tesis eden insan” mânâsına da gelmektedir. Bu açıdan, “Müslüman” dendiğinde, “Allah’a teslim olan, bundan dolayı O’nun emir ve nehiylerine hassasiyetle riayet eden ve böylece kendisini selamet atmosferi içinde tutan insan” akla gelmelidir. Ayrıca, “başkalarının da ondan gelecek şeyler karşısında selamet ve güven içerisinde bulunduğu, barış ve emniyetin temsilcisi, emanette emin, güvenilir ve kendinden korkulmayan insan” mânâsı anlaşılmalıdır.

Allah Rasûlü’nün temsili tebliğine denk idi, belki onun da önündeydi. Bu gün peygambere inananlara düşen görev iyilik ve güzelliği görmeye aç olan gözlere peygamberi yaşayışı gösterme mücadelesi olmalı. Dini anlatmak ve din esaslarını başkalarına sunmak her dönemde farklı şekillerde ve değişik yollarla olabilir. Belli şartlar altında ve zamanın değişmesiyle, tebliğ yol ve usulleri de değişebilir. Fakat değişmeyen tek esas vardır; o da, tebliğin temsille derinleştirilmesi; yani tebliğin yanında, tebliğ edilen şeyin temsil edilmesidir. Temsil, insanın deyip anlattıklarını kendi hayatına tatbik etmesi, önce kendisinin yapmasıdır. Peygamberlerin önemli bir vasfı tebliğdir. Tebliğ, nebinin Allah’tan aldığı vahyi başkalarının sinelerine aktarma vazifesidir. Bu çok önemli, baş tacı bir misyondur ama buna denk, belki onun da önünde temsil, yani duyurduğu, bildirdiği hakikatleri kendisinin de milimi milimine yaşaması en büyük vazife olarak hayat bulmuştur.

Allah Rasûlü efendimiz, emir ve tebliğ buyurduğu her hususu önce kendi hayatına tatbik ediyor, onu haliyle gösteriyordu. Mesela, insanın mükellef olduğu farzlar için, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, abdest ile beraber günde bir saat kâfidir. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, bize mükellefiyet adına teklif buyurduğu bu ibadetlerin on katını yapıyordu. Ümmetine objektif mükellefiyeti emrediyor ve kimseyi farzların ötesine zorlamıyordu ama kendisi ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu. Evet, Allah Rasûlü sabahlara kadar namaz kılardı. Hücre-i Saâdet o kadar dardı ki, Efendimiz’e rahat secde edecek kadar bile yer kalmazdı. Âişe Validemiz’in naklettiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namaza durduğunda dakikalarca kıyam ve kıraatte bulunur, secde edeceği zaman eliyle Hazreti Âişe’nin ayaklarına dokunur ve ancak o mübarek Validemiz ayaklarını çektikten sonra oraya secde edebilirdi.

Günümüzde inananların başındaki en büyük bela hal ve temsili yitirmiş olmalarıdır. Bizim birkaç asır evvel yitirdiğimiz husus maalesef hal ve temsildir. Militarist bir düşünceyle, meseleyi şekle bağladık, kültür Müslümanlığına takıldık. Ibadetten, taatten, adalet ve hakikatten uzaklaştık. Sonuçta içimizden müslümanım deyip masum insanları öldürenler, zalimler ve aldatanlar çıkardık. Çok tekerrür eden bir mülahazamız var: Ezkaza bizler bir kilise ya da bir havra haziresinde neşet etseydik, sonra da bir rasathaneden veya çok uzakları gösteren bir dürbünle âlem-i İslam dediğimiz şu mağdurların, fakirlerin ve mezar-ı müteharrik bedbahtların diyarını seyretseydik, Müslümanlığı tercih, takdir, tebcil adına içimizde bir duygu uyanır mıydı? Heralde akıllı insanların cevabı hayır olacaktır. Demek ki, şekle ve surete takılıp kalmamız sadece bize zarar vermiyor, aynı zamanda İslam’ın nurundan istifade edebilecek insanlara da mani oluyor. Bu açıdan bu gün dünyanın bir kısım batıl düşünceler içinde bata çıka yürümesine sebebiyet veren hususların başında İslam dünyasındaki müslümanım diyenlerdeki hal ve temsil fakirliği geliyor. müslümanın hal ve temsili yitirmesi onun en büyük musibeti olmuştur.

Aziz kardeşlaerim. “Selahaddin-i Eyyûbîlerin, Fatihlerin yurdu…” O yurt böyle mi olmalıydı?!. Haçlı seferlerinin başındaki insanlardan biri olan İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard kötülük duygusuyla dopdolu şekilde gelip savaşmış olmasına rağmen ülkesine dönünce, “Selahaddin’den insanlık öğrendim.” demişti. O yurt böyle mi olmalıydı? Adeta insan yiyen canavarlar gibi insanlarla mı dolmalıydı? Işte, Selahaddin-i Eyyûbîlerin, Fatihlerin yurdu Yezidlere, Haccaclara kaldıktan sonra, onlar kendilerine göre Sistemler oluşturdular. Samimi ve yürekten Müslümanları ya yok ettiler veya yok etme yolu na girdiler. Islam dünyasındaki bu canavarlığı gören ve bu tabloyu bütün şenaat ve denaetiyle müşahede eden batılı ve diğer din mensupları müslümanlığı merak etmiyor. Muhterem müslümanlar, siz Vicdanlarınızı yoklayın. Bu manzara karşısında Müslümanlık adına bir tercihte bulunmayı düşünür müsünüz? O halde Vebal kime ait? Elbetteki öncelikle bu vebal, Emniyeti altüst, darmadağın edenlere.. silm ü selâmı zir ü zeber edenlere!.. sonra sessiz, samit bir infialle onları izleyen ölü gibi duran müslümanım diyenlere aittir. Bu sessiz kalanlara Merhum akifin dediği gibi;Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’ Davransana… Eller de senin, baş da senindir! His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? Hayret veriyorsun bana… diye haykırıyoruz.

Aziz kardeşlerim. Dünyada “tebliğ” ve “temsil”den daha büyük ve daha mukaddes bir vazife yoktur. Her şeye rağmen, bize düşen, bütün benliğimizle bir kere daha Allah’a yönelmek, yüce mefkûremiz adına hareket etmek ve kusursuz bir sa’y ü gayretle gerilmektir. Yine merhum M. Akif ne hoş söyler: “Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı,/Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı? Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;/Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı; Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!/Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ’ (Necm, 53/39) vardı!..”

Değerli kardeşlerim. Din-i mübîn-i İslâm’ı tanıtmak, Allah’ı, Peygamberimiz’i, Kur’an’ı, iman esaslarını ve İslâm’ın şartlarını söz ve hal ile anlatmak bir mü’minin en önemli vazifesidir. Elbetteki Dünyada “tebliğ” ve “temsil” dediğimiz bu işten daha mukaddes bir vazife yoktur. Eğer ondan daha kutsal ve Allah indinde daha makbul bir vazife olsaydı, Allah en sevdiği kullarını o vazifeyle yeryüzüne gönderirdi ve onu en önemli kurbet vesilesi kılardı. Oysa Cenâb-ı Hak, peygamberlerini tebliğ vazifesiyle gönderdi ve onları Kendine en yakın kullar yaptı.

Muhterem müminler. Bu konuda yıllardan beri çoklarının yeis ve ümitsizlik solumalarına karşılık, biz hep ümit konuştuk ve ümit yazdık. Her şeye ragmen yine ümit konuşacağız. Istikbalin Allahın inayeti ile aydınlık olacağına inancımız tamdır. Tavsiyemiz; “her fert, geleceği, kendi hisleri, kendi anlayışı, kendi idraki, kendi şuuru içinde aramalı”… ve daha çok kendi düşüncelerindeki enginlik ve derinliğe bakmalıdır; bakmalı ve kat’iyen şunu unutmamalıdır: Bu dini geleceğe taşıyacak olan gene bizleriz.El âlemin gelip bizi ihya edeceğini beklemek, aldanmaktan öte bir safdilliktir. Evet, eğer siz, kedi düşünce ve inanç dünyanız istikametinde bir hayat yaşamak ve onu insanlığa hediye etmek istiyorsanız, mutlaka çalışmak zorundasınız. Bu, bize ait bir vazife. Bu itibarla biz hele bunu bir yerine getirelim; Rabbimiz’in neler lütfedeceğini hep birlikte -ömrümüz varsa- göreceğiz. Hutbemizi başta okuduğumuz ayetin meali ile bitirelim; “Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti: Onlardan öncekileri yeryüzünün halifeleri kıldığı gibi onları da yeryüzünün halifeleri kılacak, razı olduğu dinlerinde kendilerine iktidar/güç verecek ve korkularından sonra onları emniyete kavuşturacaktır. (Bu vaatte bulunduklarım) bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra kâfir olursa işte bunlar, fasıkların ta kendileridir!” (24/Nûr 55)

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.

maltepe evden eve nakliyat

ensest porno