Bedir Haber

Boş kalmak kötülüktür

Boş kalmak kötülüktür
8 views
21 Haziran 2024 - 19:52

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

 

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ “Önemli işlerden birini tamamlayınca ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önemli işlerle değer¬lendirmiş olasın” (İnşirah sûresi, 94/7,8). Ayette Resûlullah’a ve onun şahsında tüm müslümanlara bütün vakitlerini hayırlı ve yararlı faaliyetlerle değerlen¬dirmeleri, ibadet, dua, tebliğ ve irşad gibi dinî faaliyetlerin de çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaşma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetlerin de hakkını vermeleri istenilmiştir. Kişinin gerek çalışmasında gerekse ibadetinde yalnız Allah’a yönelmesi, her işini öncelikle O’nun rızasını gözeterek yapması ne diliyorsa O’ndan dilemesi, ne istiyorsa O’ndan istemesi emredilmiştir.” (Kur’an Yolu T. C.5, S.643)

 

Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır. Çalışırken de, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında boşluğa hiç yer kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet olarak dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda o da dinlenecektir ama böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, aklı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yan gelip yatarak dinlenebileceği gibi pekâlâ meşguliyet değiştirerek de dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz kılabilir, kültürfizik yapabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner tekrar kitap mütalâasına başlar. Hâsılı, sürekli hareket, sürekli iş çizgisini bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçmek suretiyle değiştirme.. böylece “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme mü’mince bir davranıştır. Devamlı aynı çizgide yapılan işlerin zamanla bıkkınlık hasıl edeceği muhakkaktır. Buna meydan vermemek için imkânlar nispetinde başka mekânlara gitmekte, başka işlerle meşguliyette fayda olabilir. Bu arada, aşk ve şevkin kamçılanması, manevi gerilimin artırılması niyetiyle tarihî eserler ve hizmet amacıyla kurulan müesseseler, ibadet iştiyakı veren iyi insanlar ziyaret edilebilir. Tatillerde okumak için kitaplar alınır, ezberlemek için sûreler seçilir, okumak, ailecek ve arkadaşlarla ibadet etmek için kamp zamanları ayrılır, hayırlı işleri organize için uzun toplantılara zaman ayrılarak, insan hem dinlenmiş hem de canlılığını korumuş olur. Bunun aksine gaflet ve hevesâtı kalınlaştırıcı yerlerde dinlenmeyi denemek, kısmen dinlendirse de, kalpte katılaşma, ruhta bir manevi darlık, bedende de bir tembelliğe sebep olur.

Aziz kardeşlerim! Bir mü’minin tatil düşüncesi

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas sûresi, 28/77) beyanıyla da tam mutabakat içerisinde olmalıdır. Bu âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara” derken “Bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete, ahiret kadar değer ver” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır. Çünkü dünya doymak için değil tatmak için ahiret ise doymak için vardır. Dünya zevklerine doymak için uğraşmak susayanın deniz suyu içmesi gibi kişiyi gözleri açık dünyadan götürür.

 

Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: كلُوا، و اشربُوا، و تصدقُوا، والْبَسُوا في غيرِ إسرافٍ ولا مَخيلةٍ “Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (cc) nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.” (Buhari, Libas 1) Bu hadisten öncelikle, umumi manada Cenâb-ı Hakk’ın verdiği her türlü nimeti O’nun rızası istikametinde kullanmak gerektiği, hususi planda da mal mülk yığıp durmaktan, imkanların mevcudiyetine rağmen başkalarına el açmaktan ve stok, ihtikar gibi işlerden uzak kalmak lazım geldiğini anlamak lazımdır. İslam savurganlıkla eli sıkılık arasında bir orta yol göstermiş, nimetlerin kadrini bilip onlara şükürle mukabele etmek gerektiğini belirtmiş ve şükrün esasını da “insana bahşedilen duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gayeleri istikametinde kullanmak” şeklinde tarif etmiştir. Bu itibarla, inanan insanlar, bir taraftan saçıp savurmaktan uzak kalmalı, diğer yandan da, asla cimri olmamalı; israftan kaçınmalı ama Hak yolunda infakta bulunmaya da can atmalı ve kendilerine bahşedilen bütün nimetleri Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ulaşmak için birer vesile olarak kullanmalıdırlar. İslamiyet, hem yeme-içme, giyim-kuşam, araba, ev ve eşya gibi maddî ihtiyaçları karşılarken hem de ihsan-ı ilahî olarak verilen her türlü rızıktan istifade ederken aşırılıktan kaçınmayı ve orta yoldan ayrılmamayı emretmiş; savurganlık hastalığından, şatafat tutkusundan ve lüks arayışından kaynaklanan israfın her çeşidini yasaklamıştır. Bu itibarla, sırât-ı müstakim üzere yürüyen topluluk ve halkın ekseriyeti maişetçe nasılsa ona göre davranmak, o şekilde giyinmek, yemek ve içmek esas olmalıdır.

 

Kur’an, yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı giden, şan-şöhret, makam-mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkanlar sebebiyle zamanla doğru yoldan saparak hayasızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve onları helâke götüren hususları nazara vermiştir. Gazab-ı ilahî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gâye-i hayal hâline getirmiş bu insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. Her şeyi dünyada saçıp savuran “mütrefîn” وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ ف۪ي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَاۚ فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ۟ “”İnkâr edenler ateşin başına getirilince, “Size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz ve onlardan yararlandınız, şimdi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamanıza ve yoldan çıkmanıza karşılık olarak aşağılayıcı cezayı çekeceksiniz!” denilecektir.’’ (Ahkaf sûresi, 46/20) ayetinin tokadına müstehak olur ve ahiret meyvelerini burada yiyip bitirme, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü bir akıbete uğrarlar. Zikredilen ayet kâfirlerle alâkalı nâzil olsa da Hazreti Ebû Zerr ve Ömer bin Abdülaziz gibi büyükler, aynı akıbete uğramaktan korkmuş ve çok temkinli yaşamışlardır. Kur’an-ı Kerim mütrefînin bir özelliği olarak şu hususu nazara verir: اَلَّذٖينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًؕ اُو۬لٰٓئِكَ فٖي ضَلَالٍ بَعٖيدٍ ‘’Onlar, dünya hayatını âhirete tercih eden, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir; işte onlar derin bir sapkınlık içindedirler. ‘’ (İbrahim Sûresi, 14/3) Hazreti Üstad, bu ayetle alakalı şöyle diyor: “Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.” Oysa, Zengin-fakir dengesi açısından İslam’ın getirmiş olduğu, içtimâî hayatı düzenleyici pek çok esas vardır. Zekât, sadaka, kurban, kefâret, hibe, karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne sosyal tabakalar arasında uçurumlar vardır, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Çünkü, müslümanlar kendi aralarında adeta Allah’ın tevzî memurları gibi davranırlar; hakkıyla zekatlarını ve gerektiğinde de sadakalarını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtırlar. Bu itibarla da, İslam toplumunda, bir zümrenin alabildiğine zengin ve müreffeh, diğer bir zümrenin de fakir ve aç olması söz konusu değildir. Diğer taraftan mütrefînin çok olduğu toplumlarda her zaman sınıflar arası çatışmalar yaşanmış ve sosyal ihtilaller meydana gelmiştir. Kur’ân, devletlerin ve milletlerin yıkılış sebeplerini anlattığı çok yerde bir “mütrefîn” grubundan, yani refah içinde şımarıklaşmış bir gruptan bahseder ki, böylelerine göre ukbâ tamamen unutulmuş, hayat zevk ve sefa yörüngeli bir hâle gelmiş, insanlar beden ve cismaniyetlerine takılmıştır. Artık böyle bir toplum, böyle bir aile için çöküş kaçınılmaz olmuş demektir. Maalesef, bizim tarihimiz de bu talihsizlerden ve benzer talihsizliklerden uzak kalamamıştır. O halde, bugün bizim mülahazamız, “Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme! / Davranın zira rezil olduk bütün bir âleme” (M. Akif) şeklinde olmalıdır.

 

Rahata düşkünlük ve lüks tutkusu her insanın gönlüne girebilir; öyleyse çok tedbirli yaşamak lazımdır. Allah Rasûlünün Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaşayan insanlardı. Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi. Zira, peygamber Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de âhiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti. Bütün mü’minler iktisat ve istiğna ruhunu hayatlarının esası yapmalıdırlar. Yemeli, içmeli, gezip dünyayı da görmeli, nimetlerden istifade etmeli ama israf etmeden, sadece dünya için yaratılmış ve onun için yaşayan bir insan gibi olmadan… Sadece yaşama sevdasına tutulduğunuz an yaşatma işi olduğu yerde kalır. Kendinizi yaşamaya salarsanız, yaşatma aktivitenizi kaybedersiniz. Zevke düşkünlük, rahat yaşama arzusu ve lüks tutkusu geçmiştekilere münhasır kalmayacak; her dönemde bunlar olacak ama Cenabı Allah dinini her zaman “cedîd, yeni” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirecektir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde:

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ“Eğer isterse sizi götürür ve yeni bir kavim getirir.” (İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Burada “yeni bir kavim”den kastedilen hususu, dini i’la adına,eskimemiş, partallaşmamış, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemiş, dini bütün derinliğiyle terütaze ruhunda duyan Hakk’a adanmış ruhlar ve heyecan insanları şeklinde anlayabiliriz. Ne diyordu Kur’an: (Bir işi) bitirip kurtulunca, (başka bir işte)kalk yorul!” ama boş durma… (İnşirah 7)

Derleyen

Erdal Atak

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
หนัง JAV UNCENSOREDหนังAV JAV JAPANXXX หนังโป๊ญี่ปุ่น หนังXXX หนังหนังav ดูหนังโป๊ญี่ปุ่น หนังxญี่ปุ่นหนังAV JAV หนังโป๊ญี่ปุ่น หนัง JAV CENSOREDtürk ifşatürk pornoหนังavหนัง JAV CENSOREDหนัAV JAV JAPANXXX หนังป๊ญี่ปุ่น หนังXXX หนัง Rate R HD

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.

maltepe evden eve nakliyat

ensest porno