DOLAR

40,2607$% 0.13

EURO

46,7252% 0.08

STERLİN

53,9495£% 0.21

GRAM ALTIN

4.320,96%0,56

ONS

3.334,69%0,33

BİST100

10.219,40%-0,06

İmsak Vakti a 02:00
İstanbul AÇIK 31°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
xslot trbet tarafbet orisbet betturkey betpublic bahiscom betebet betlike mariobet betist 1xbet trendbet istanbulbahis zbahis royalbet betwild alobet aspercasino trwin betonred bizbet
a
TAMER UYSAL

TAMER UYSAL

20 February 2023 Monday

ŞEHİR’DEN DEVLET’E ÜTOPYA YAZINI

0

BEĞENDİM

Mehmet Ali Kılıçbay, Leviathan’a (Thomas Hobbes) yazdığı önsözde şöyle diyordu: “Her ütopya, bir cennet veya bir cehennem senaryosudur ve modelini haritada terra incognita diye gösterilen yerlerden alır” Yani bilinmeyen yerler. “16.Yy’ın terra incognitası Amerika olmuştur, tıpkı önceki yüzyıllarınkilerin bilinmeyen Asya olduğu gibi”… O sebeple keşifler çağı olarak anılan 15 ve 16. Yy’da Avrupalılar için Asya ve Amerika terra incognita olmuştur.

Neil McWilliam ise “Marx ile Engels, 1848’de ütopyacılık üzerine yaptıkları yorumlarda bu tür özlemleri küçümserler. Saint-Simon ve Fourier’yi proletaryayı ‘tarihte hiçbir inisiyatif üstlenmemiş ya da bağımsız hiçbir siyasi hareket yürütmemiş bir sınıf’ olarak görmekle suçlarlar.” diye ifade etmektedir (Sanat Ütopya: Mutluluk Hayalleri, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2011, s. 29)

 

Ama bunlardan en çok tasavvur edileni ada ütopyaları.  Keşif bekleyen daha öteki topraklar bilhassa adalar Avrupalı yazarların birer ütopya konusu idi.

Robinson Crusoe’yu çocukluğumda okumuştum. O romanın bir adada geçen hikâyesi bir ütopyadan çok bir hakikate dayanıyordu ve ilk İngiliz realist romanı (1719) kabul edilmekteydi. Issız bir adaya düşen uygar bir insanın, gemici Alexander Selkirk’in 25 yıl birkaç araçla doğayla mücadelesini anlatıyordu. Sonra J.Swift’in bir başka ünlü ada hikâyesi de Güliver’in Gezileri idi: Cüceler Adası (Lilliput) ve devler ülkesi (Brobdingnag)  maceraları… Jules Verne’in Esrarlı Ada’sı, R.Louis Stevenson’un Define Adası gibi fantastik öyküler de ütopik yazın içinde kısmen yer bulmuşlardı.

En bilinen iki ada hikâyesi Platon’un aktardığı Atlantis ve F.Bacon’un yazdığı Yeni Atlantis’ti.

Antikçağ ütopyaları arasında Phales, Hippodamos, Aristophanes, Euhemeros

ve Lukianos yer alır. Bunların arasında yine bir ada ütopyası olarak Euhemeros’un Hiera Adası da dikkat çekmektedir. Kralsız,  eşitlikçi ve emekçi bir toplumsal düzen (Panchaea) önerilmektedir.

 

Platon efsanesinde bir tepeyi karadan ayırıp büyük bir ada meydana getirmiş onu da çemberler şeklinde 5 parçaya ayırarak Atlantis’i tasarlamıştı.  Ancak bolluk ve zenginleşme ile giderek yozlaşan ada halkı iktidar hırsı ile beraber bilgeliğin dışına çıkarak yok olup gitmiştir.

Platon Atlantis’ten sonra önerdiği ikinci devlet modelini Sparta ve Atina’nın dağılmasına karşılık Yunanistan için bir siyasal öneri olarak yazmıştır: Devlet… Platon Devlet (Politeia) adlı eserde filozofların yönetimindeki bir devlet şekli önermiştir.

Devlet ile beraber başka bir antikçağ ütopyası olan Jambulos’un Güneş Adaları da yine yüzyıllar boyu ütopyacılara esin kaynağı olmuştur.

Tomasso Campanella ise Güneş Ülkesi’inde, “İnsanları doğru ve yüksek düşünceler yönetmiyor. Dünyaya felaketleri bile mutluluk diye adlandıran kötüler hâkimdir.” diyordu (Güneş Ülkesi, Kaynak yayınları, 2.Baskı, s.87). İlkel insanlar öldürmeyi savaşı bilmiyorlar, adalarında sakin ve doğayla barışık olarak yaşıyorlardı.

Daha birçok ada ütopyası var elbette fakat en çok bilinen ya da benim adlarına en sık rastladığım ütopyalardı bunlar.

 

Teorik olarak anlatı (metin) özelliği taşıyan ütopyaların uygulama alanı ise mimarlık tasarımlarıdır yani kentsel uygulamalar.

Bu alandaki önemli kaynaklardan bir tanesi de 2001 yılında yayınlanan “20.Yy Kenti” dir. Bu kitap Wright, Howard ve Cobusier’in 20.Yy kent ütopyalarına yer verir (s. 107-126) Kooperatif-sosyalist, decentrist ve sendikalist yönelimli olarak ifade ettiği bu üç plancının tasarımlarının sonuçlarına dayalı olarak Robert Fishman, “Üçü de kentsel tasarıma devrimci bir coşku getirdi” demektedir.

Aynı kitapta Avrupa dışında kalan kentleri sınıflandıran Gideon Sjoberg’in feodal yani aristokratik kentlerle ilgili tanımlamalarına yer veriliyor. Sjoberg’e göre Asya ve Afrika’daki örneklere bakıldığında bu kentler belirli nitelikler gösteriyor: Tutucu, yeniliğe direnen,  dinci ve gelenekçi değerlere göre örgütlenmiş durağan bir katı sınıf yapısıdır…

Max Weber, Şehir (Die Stadt)’de aristokratik şehirlerin yani kral ve soylu çevresinin mülkiyetindeki kentlerden sonraki kentsel yapının,  burjuvazinin mesleki işbölümü ve örgütlenmeyle ticari ve hukuki haklar (siyasal ve sosyal) kazanmasının sonucu ortaya çıktığını ifade eder.

Büyük Özgürlük Fermanı (Magna Carta Libertatum) kralın yetkilerinin sınırlandırılmasını sağlamıştı. Günümüz hukuk sisteminin temellerinin atıldığı tarih 1215’tir…

Akın Sevinç ise ayrı türler olarak ele alınan sosyal ve mimari ütopya alanlarını mimarlık alanındaki mesleki bilgisini de katarak farklı disiplindeki örnekleriyle bir bütün olarak ele almaya çalışıyordu (Ütopya: Hayali Ahali Projesi, Okuyan Us Yayın, 2004).

Annalee Newitz ve Emily Stamm,19.Yy ve 20.Yy’da tasarlanmış belli başlı ideal şehir örneklerini  “Gerçekleşememiş 10 Ütopya Şehir”  başlığı altında ele almışlardı. Bunlar, vegeteryan aktivist Henry Clubb tarafından 1856’da tasarlanan konutlara en fazla ışığın girmesini sağlayan “Sekizgen Kent”, Fransız Mimar Le Corbusier’in çatılarında bahçelerin olduğu gökdelenlerden oluşan Makine Şehri “Villa Radiuse”, 1902’de toplumsal reformcu Ebenezer Howard’ın tasarısı “Bahçe Şehir”, 1932’de Frank Lloyd Wright’ın tasarladığı kır kentler “Broadacre Şehir”, Albert Speer’in Berlin için tasarlanan dev bina ve geniş bulvarlardan oluşan “Germanya Anıtsal Kenti”, Henry Ford’un 1930’larda Amazon’da denediği “Fordistan”, Buckminster Fuller’in Tokyo için tasarlanan  gökyüzünde yüzen şehirleri “Stars”, 1947’de Life Dergisi’nde yayınlanan nükleer geçirmez ulusal arazi kullanım planı “Atomurbia”,  Alaska için tasarlanan tamamı kapalı şehir “Seward’ın Başarısı” ve G.Koreli mimarlarca tasarlanan  iklimden iletişime her şeyin bilgisayarlarla kontrol edileceği  “Akıllı Şehir Songdo”dur (Çeviren Özlem Katısöz, Yeşil Gazete, 8 Ocak 2014).

Sonraki yıllarda ütopya yazını üzerine oldukça fazla sayıda yapıt dilimize kazandırıldı. Say Yayıncılık ve Kaynak Yayınları 7’şer kitaplık bir ütopya kitapları dizisi yayınlamıştır.

Say Yayınları’nın ütopya dizisi için kaleme aldığı “Ütopya ya da Başka Bir Dünyanın Olabilirliği Üzerine” başlıklı  giriş yazısında Mustafa Hazım Bayka, ütopyalardan genel olarak söz ederken, “Evrensel mutluluk, eşitlik ve özgürlük idealleri, sınıfsal baskılar ve sömürü altında yaşayan toplumların düşlerini süslemiş ve giderek insanlığın bir Altın Çağ dönemi yaşadığı üzerine bir kanının doğmasına yol açmıştır” diyordu.

Kaynak Yayınları ayrıca bilhassa Tanzimat sonrası dönemde kaleme alınmış ütopik yazıları biraraya toplayarak Türk Ütopyaları adıyla yayınladı. Kitapta yer alan Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayat-ı Muhayyel’i (Hayal Edilmiş Hayat) ondan önceki ütopyaların birçoğunda görüldüğü gibi uzak diyara, korunaklı bir adaya yerleştirilmişti.  Yeşil bir yurt olarak tasavvur edilen adada özgürlük kanaatkârlık ve demokratik kurallar (müşterek yaşam ve kardeşlik) geçerli idi. Yalçın’ın, kitabında aktardıklarıyla sosyalist düşüncelerden, Jambulos’un Güneş Adaları ve J.J.Rousseau’nun ilkel yaşama ilişkin fikirlerinden etkilendiği görülmektedir…

Platon, T.More, Campanella, R.Owen, Fourrier, S.Simon, Louis Blanc, Proudhon, Marx ve Engels gibi isimler sosyalizmin yani kollektif mülkiyetin, üretim araçlarının müşterek paylaşımının, toplumculuk ve eşitlikçilik fikrinin savunucusu oldular. Fransa’da Fourrier ve S.Simon’un devrimci görüşlerini öncü ütopyacı sosyalist Robert Owen, 1816’da İngiltere’deki New-Lanark fabrikasında J.Locke’un insan-çevre ve J.J.Rousseau’nun toplumsal sözleşme teorilerini geliştirerek çalışanlarına uygulamak istedi. Robert Owen’a göre din, burjuva aile yapısı ile özel mülkiyet krizin ana nedeni idi.

Farabi 872-950 yılları arasında yaşamış bir Türk-İslâm filozofuydu. ElMedinetü’lFazıla (İdeal Devlet Yurttaşlarının Görüşlerinin Ana İlkeleri)’da bir başkanın erdemlerini sayar. Kitap İslâm ve Yunan felsefesini (Platon ve Aristo) uzlaştırmaya çalışmıştır. Kısaltılmış adıyla “Arâ” diye nitelendirilen kitabın 910-912 yılları arasında yazıldığı belirtilmektedir (Çeviri Prof. Dr. Ahmet Arslan, Divan Kitap, 2013, 5.Baskı).

François Rabelais, 1532‘den itibaren “Gargantua” karakteriyle tanınan ortaçağ skolastik düşüncesini batıl inançlarını eleştiren önemli bir klasik ütopik yapıt serisi ortaya koydu.

Thomas Hobbes 1651’de Ütopyacılar Çağı olarak tanımlanan bir dönemde ona benzeyen başka bir yapıt ortaya koymuştur. Hobbes de kilise ve ortaçağ fikrini eleştiriyor, İngiltere’de cumhuriyete geçilmesinden hemen sonra kaleme aldığı Leviathan adlı yapıtta bir kralda cisimleşen kılıçlı ve meşaleli bir gücü (Commonwealth) ulus-devleti, kutsal kent-devletin yerine koyuyordu.

Geleceğe ilişkin ütopyalardan biri de Edward Bellamy’nin Geçmişe Bakış adlı ütopyasıdır. Roman kahramanı Julian West 1887’de hipnozla uykuya dalar 113 yıl sonra 2000’de Boston kentinde uyanır. Ordusu bulunmayan,  eşit ve ortak bir düzen içinde bulur kendisini. Çalışma saatleri kısa olan bu zamanda artık para yerine kartlar kullanılmaktadır. Bu kartlarla ortak alışveriş edilen merkezlerden alınan her şey evlere pnömatik tüneller vasıtasıyla ulaştırılmaktadır. Bellamy, 1888’de kaleme aldığı romanda aristokrasiyi ve sınıfları eleştirmektedir. Makineleşme ve kentleşmeyle çalışmak da mutluluk olmaktan çıkmış, her şey denetim altına alınmıştı.

William Morris’in Gelecekten Anılar romanında (1890) ise bu defa William Guest isimli bir kahraman kendini 2012’de bulur.  Devrim olmuş Londra değişmiştir. Taşraya dönüşmüş kentte Dick adında devrime ilgi duyan yaşlı bir tarihçiyle gezerler. Karl Marx ve John Ruskin’in eserlerinden bolca etkilenen bu eşitlikçi toplum ütopyasında, ulusa paraya yer yoktur. Herkes dilediği bir işte çalışır, üretilen her şeyi eşit biçimde paylaşır; özel mülkiyet yoktur, herkes için yeteri kadar yiyecek ve giyecek vardır; kişisel özgürlük ile huzur bu ütopyanın temelini oluşturur.

Morris, devletin yok olup gittiği ve her topluluğun kendi işlerini özgürce yürüttüğü bir ülke tasvir etmektedir. Clive Wilmer, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan baskıda yer verilen “Bibliyografik Not” başlıklı yazısında William Morris’in bu kitabı üzerine  “Gelecekten Anılar öncelikle bir memnuniyetsizliğin ifadesidir. Hikâye daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu vurgular.” der. (Ayrıntı Yayınları, S.256)

Ayrıntı Yayınları’nın 2002’de Gelecekten Anılar olarak yayınladığı kitap Say Yayınları tarafından da 2011’de orijinal isminin çevirisiyle Hiçbir Yerden Haberler (News From Nowhere) olarak yayınlanmıştır.

Egemenliğin üç temel unsuru coercion denen emretme gücü (hukuksal), zor kullanma gücü (polis ve asker) ve parasal güçtü (maliye, vergi, kamusal harcamalar). Ursula K.Le Guin romanlarında hiçbir otorite ve hiyerarşiye yer verilmeyen bir toplumsal düzen (anarşist ütopya) işler. Başyapıtı sayılan Mülksüzler için, “Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. Odoculuk anarşizmdir. Eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin’in, Goldmann ve Goodman’ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır.” demiştir. Le Guin, amacını  “Anarşizmi daha önce yapılmamış bir şekilde romanda somutlaştırmak” olduğunu ifade ederek Mülksüzler’i yazarken etkilendiği Amerika’da anarşizmin öncüsü saydığı yazar Paul Goodman’a ithaf ediyordu…

“Sanayi Sonrası Ütopyalar” (1987) adı altında ele alınan kuramcılar da yeni bir toplumsal düzen için pratik uygulanabilir (protopya) önermiyorlar. Çoğu gelecek için hala umutlu ama ciddi bir ütopyaları yok. Bahro, Gorz, Jones ve Toffler, bu dört sanayi sonrası ütopist kuramcı en azından anti kapitalist yeni toplumsal ilişkileri üstü kapalı biçimde savunuyorlar (Sanayi Sonrası Ütopyalar, Boris Frankel, 1991, Ayrıntı Yayınları).

Ernest Callanbach’ın 1975’te yazdığı Ekotopya adlı roman tüm sistemleri ekoloji üzerine kurulmuş bir toplumun 1999’daki yaşamlarının anlatıldığı ilk çevreci ütopya örneği oldu.

Mazdek (6. Yüzyıl ortaları) reformları da birçok yönüyle bir sosyal devrim olarak nitelendirilebilir ve erken komünizm örnekleri arasında verilebilir. Babek Hürremi İsyanıyla (816-838) gelişen hareket aynı zamanda sembolik olarak kızıl elbiseler giymelerinden ötürü “Kızıllar – Kızıl giyinenler” adını taşımaktadır.

Onedio Kolonisi 1848-1880 de komünist ilkelere dayalı dinsel ve sosyal bir topluluk  (New York) olarak yaşamlarını sürdürdüler. Ann Lee’nin 1736’da İngiltere’de kurup New York’a taşıdığı “Shaker” adlı mezhep de komünal bir yaşam tarzıyla bilinmekte idi.

Thomas Münzer’in hazırladığı 12 maddelik bildiri de (1525) ütopya tarihi açısından önemli bir köylü komün hareketi olarak dikkat çekmektedir. Dinsel kaynaklı görünse de devrimci bir hareket olarak gelişmiştir. Tanrı ve İncil buyruklarının hasebiyle eşitlikçi, özgür ve adaletli bir toplumsal düzenin kurulmasını öngörmüştü…

Göksel ütopyalar bilim kurgu türünde romanlar olarak tanımlanıyor. Bunlar arasında   Savinien Cyrano de Bergerac’ın Öteki Dünya (1657), Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız (1908), Robert Heinlein’in Yaban Diyarlardaki Yabancı (1961), John Scalzi’nin Yaşlı Adamın Savaşı (2005) dilimize çevrilen yapıtlar arasında sayılabilir.

Le Corbusier bazı yerleşim projelerine “İçinde yaşanacak makineler” adını vermişti. Etkili bir devletle endüstriyel bir girişimi benzeş saymıştı.

Samuel Butler’in 1872’de yazdığı distopya roman Erewhon, makinelerin insan üzerinde egemen konuma geçeceğinden söz eden ilk kitap olma özelliği taşımaktadır. Butler, İngiliz Viktorya dönemini suç, ceza ve din yönünden eleştirir.

Bizde ilk çocuk bilim kurgu romanı sayılan Selma Mine’nin  “Uzay Yolu” 1973 yılında basılmıştır.

Yakın gelecekteki ütopyaların birçoğu karamsardı ve birer distopyaya dönüşüyordu.  H.Wells’in Zaman Makinası, Aldoux Huxley’in Cesur Yeni Dünya, George Orwell’in 1984,  Edward Morgan Forster’in bilim-kurgu öyküsü The Machine Stops bunlar arasında sayılabilir. Dünya’nın geleceği ile ilgili distopyalar arasında  Lois Lowry’nin Seçilmiş Kişi (1993), Philip Reeve’in Yürüyen Kentler (2001) serisi Cormac McCarthy’nin Yol (2006) adlı kitapları da sayılabilir.

 

TAMER UYSAL

Devamını Oku

KEDİLER” KİTABI…

KEDİLER” KİTABI…
0

BEĞENDİM

-1-

17 Şubat “Dünya Kediler Günü”dür… Garfield, Tırmık, Tom ve Jerry, Pembe Panter ve daha niceleriyle, okuduğum kedi konulu mangalar vs. ile çocukken girmiş hayatımıza, onu dolduran şirinliklerinden vazgeçilmezlerimiz,  günün birinde ortadan kayboluşlarıyla bizi üzen dostlarımız olmuşlar.

Öyle ki “Yüzyıllar boyunca kedilere tanrı gibi tapıldı. Ve kediler bunu hiç unutmadı.” denmişti. Yarı tanrı olarak kabul edildiler; Antik Mısır’da kediyi bir firavun gibi yarı tanrı ilan eden Eski Mısırlılar tahıl depolarına dadanan kemirgenlere karşı mahsullerini korumak için yapmışlar bunu. Bir süre açık arazide çalıştım. Burada bir itfaiye istasyonu da vardı ve orada görevli erler bana özellikle kedi beslediklerini böylelikle yılan gibi sürüngenleri binalarından uzaklaştırdıklarını söylemişlerdi…

İngiliz zoolog Desmond Morris 1992’de Kedinizle Tanışın adlı bir kitap yazmış, 2014’te kitap YKY’nca yayınlanmıştı. Burada “Kedi Niye Tıslar?” sorusuna yılanları taklit ettiğini söylüyor Desmond Morris. Kuyruk sallamasının da yine bunun belirtisi olduğunu ifade ediyordu.

Küçükken minik civcivleri de alır beslerdik. Gözümüz gibi baktığımız bu hayvanları sokağımızın kedileri kapıp götürünce çok üzülürdük, kızardık onlara. Sokaktaki bir kuşun peşindeki kedileri de bu yüzden kovalardık. Halbuki binlerce yıl içinde evcilleşmiş bu can dostlarımız hiç de vahşi ataları kadar avcı değillermiş, kuyruk sallayıp kuşları kaçırırlarmış sadece. Belki içgüdüyle yapılan bir avlanma oyunu…

Desmond Morris, kedinin asıl avının kuşlar değil kemirgenler olduğunu, ABD’de yapılan bir araştırmaya göre kedilerin beslenme düzeninde kuşların sadece yüzde 4’ü oluşturduğu da yazıyordu. Çiftlikte bakılan kedilerin kemirgen nüfusunun artışını önlediğini belirtiyordu. Kimyasal ilâçlarla yılanların yok edilmesinin besin zincirinin dengesini bozarak nasıl zaman zaman zararlı kemirgen popülasyonunda artışa yol açtığını anımsayın. Bir belgeselde Kedilerin tekrar vahşi yaşama karıştıktan sonra en çabuk ve en iyi adapte olabilen evcil hayvanlar olduklarını öğrenmiştim.

Mark Twain, “Tasmaya köle olmayacak tek bir canlı vardır. Kediler… Bir insan bir kediyle karışsaydı bu insanı geliştirirdi ama kediyi bozardı.” der. Günün 24 saatini sokakta geçiren bir hayvan bu kadar parlak ve temiz görünme mucizesini nasıl gösteriyor bu da büyük beceri doğrusu. Kediler günde 8 saatini kendini yalanarak geçiren bir hayvan. Bunu da bir yerlerde okumuştum sanırım. Günümüzden 4 bin yıl önce evcilleştirilmiş hem sosyal hem yabanıl davranışlar sergileyen kedi dostlarımızın benimsenip insanlarca sahiplenmelerine belki o yetenekleri de yol açıyordur.

Morris üreme hızında endişe edilen sokak kedileri için İsrail’de uygulanan bir yöntemi de dile getirir: “Kedilere doğum kontrol hapı”…

Ve kedi okşanmayı neden sever? Çünkü insanları “anne kediler“ olarak görürler. Bir yavru kedi için anne kedi “besleyen, temizleyen, koruyan” olarak neyse insanlardan da o sevgiyi sıcaklığı şefkati bekliyordu; tıpkı bir “evlat” gibi.

“Yazarlar kedileri sever çünkü kediler sessiz, sevilesi ve bilgedir. Ve kediler de yazarları sever; aynı sebeplerden…” demiş Robertson Davies. Peki kediler sadece yazarları sever sevilir de ya başka?  2 aile bireyini “kanser” illetinden kaybetmiş bir evlat, bir kardeş olarak yıllar önce okuduğum bir haberi nasıl unutabilirdim ki: Bir kanser hastası kediyle arkadaş olup onu severek kanser denen illeti yenmiş.
Bir haberde oksitosin hormonu insanı hayata bağlıyor, hayvan seven insanlarda oksitosin hormonu salgılanıyor ve insanlar kendilerini hayvan severken huzurlu hissediyor deniyor. Charles Bukowski, “Moralim bozuk olduğunda yapmam gereken tek şey kedilerimi izlemektir. Ve cesaretim birden döner.” diyordu.

Aynı gezegeni paylaştık, biz onları sevdik onlar bizi sevdi. Sevmeyenlerden de hiç olmazsa incitmemelerini bekledik. Ve ne çok kitaplar yazıldı onlar için, ne çok kitaplar okuduk sayelerinde:

3/KEDİ

 

İsterdim olsun evimde :

Bir kadın halden anlar,

Kitaplar arasında bir kedi,

Cümle dostlar her mevsimde

Dilediğim yalnız bunlar.

 

(Çeviren Oktay AKBAL)

Salâh Birsel “Kediler” adlı denemesini Apollinaire’in Hayvan Öyküleri Kitabı’ndaki “Kedi” başlıklı bu şiiriyle bitirir.(s. 77)

Kediler ressamlar ve yazarlar arasında da kendilerine bir sürü dost yazmışlardır. Örneğin, Picasso’nun iki kedisi vardı. Petrarca kedisiyle gömülmüş, Hemingway evinde otuzu aşkın kedisiyle yaşardı. (Kediler, Salâh Birsel, Sel Yayıncılık, 2019, s. 67)

Aldous Huxley, bu yüzden, kendisine yazar olmak için ne yapması gerektiğini soran bir gence:  “Kedi edinin!” demiştir.  (s. 68)

Bilge Karasu iki kitabının başlığında kedileri kullanmıştır: Ne Kitapsız Ne Kedisiz (1994) ve Göçmüş Kediler Bahçesi’nde (1979).

“Bir Hayvanla Yaşamak” adlı denemede “Özellikle binlerce yıldan beri insanla öğür olmuş kedide, köpekte sevgiyi görememek, hiçbir şeyi görememe durumunda olmakla bir.” demektedir. (Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Bilge Karasu, Metis Yayınları, 12. Basım, 2020, s. 69)

 “Besleriz; en ufak bir beklentimiz yerine gelmediğinde “nankör” deriz ona.” (s. 71)

“O bizim dilimizi anlamasını bir parça öğrenir. Aynı şeyi biz niye yapmayalım?”

“Ortak bir ‘dilimiz” olabilir; o dili kurabiliriz. (Kedinin ‘anne’ demesi gerekmez bu ortak dilin kurulması için…)(s. 72)

Karasu diğer kitabında da (Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu, 14. Basım, 2020) kediler hakkında şu notları düşüyor:

“Burası göçmüşlerin bahçesi değildi, göçecek kedilerin çekilip gözden ırak ölmeğe baktıkları yeriydi herhalde bu kentin; Göçmüş Kediler Bahçesiydi bu.” (s.158)

“Ağaçların arasına dönmeden önce bacaklarıma sürünen kediye bile bakmadım. Kedi geçti gitti. Açtı; yorgundu belki. Ölmüştür şimdi. Göçmüştür bu bahçede.” (s. 159)

“Aradığımın ‘mutluluk’ olmadığını, olamayacağını anladım geçen yıllar içerisinde;  mutluluğun tanımı nasıl yapılırsa yapılsın… (Ya da, küçücük bir umudun gerçekleşmesi ne getiriyorsa ona ‘mutluluk’ adını veririz, olur biter.) (s. 214)

“Kedilere benzeyebilseydik keşke. (…) Yaşadıkları anın iyicene farkındalar gibi.”

“Bizlerse, (…) bir dizi anın her birinin biricikliğini şuncacık olsun farketmiyoruz. (…) Ama kedi sever gibi sevmemelisiniz sevdiklerinizi.” (s. 214-215)

“Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir. (s. 218)

Kediler için neler neler yazıldı, daha neler yazılabilir kim bilir…

 -2-

“Zaman gelecek, hayvanları öldüren kişiler insanları da öldürmeye başlayacaktır.” (Leonardo da Vinci)

Hayvan Hakları Federasyonu  (HAYTAP) Başkanı Av. Ahmet Kemal Şenpolat, 2015’te 111 Soruda Hayvan Hakları adlı bir kitap yayımlamış. Bu kitabın gelirleri de hayvan projelerine adanmış (111 Soruda Hayvan Hakları, Av. Ahmet Kemal Şenpolat, Okuyan Us Yayınları, 2.Basım, 2018, s. 127-130)

Hayvan sevgisi kadar hayvanların konusunda da bilincin gelişimini amaçlayan kitap 111 soru-yanıtla merak edilen konulara temas ediyor.

Kediler 10 bin yıldır hayatımızda, “2004 yılında ise Kıbrıs’ta bulunan kedi mezarı, kedilerin evcilleştirilmesinin en az 9.500 yıl öncesine gittiğinin kanıtıdır.” “Eski Mısır’da kedi tanrıçası Bast’ın bir tapınağı bulunurdu.”  (s. 271) Kedi öldürmenin cezası da idamdır. Amaç kedilerin korunmasıdır.

Buna karşılık ortaçağda kediler şeytan kabul edilip öldürülmüşlerdir. Büyük veba salgınında (1347-1351) insanları veba salgınına yol açan farelerden kurtaran yine kediler olmuştur. (s. 272)

Evcilleştirilerek aslında hayvanların doğal yapıların da bozmuş olduk. Kitapta özellikle bu yüzden iki konuya vurgu yapıyor:

“Sokak hayvanı” yerine “Sokağımızın hayvanı”, “Sokak hayvanı sorunu” yerine “Sokak hayvanlarının sorunu” ve “Hayvan barınağı” yerine “Bakımevi” ya da “Rehabilitasyon merkezi ve bakımevi ” ifadelerinin kullanılması…

“Sahipsiz hayvanlarla yaşamayı öğrenmemiz gerektiği gerçeğini kabul etmeliyiz. Çünkü bu canlılar sokak hayvanı değil, sokağımızın hayvanlarıdırlar.“ (s.54)

Hayvan sahiplenmek bir hayvanı koruma altına almamız anlamına geliyor. (s. 55)

“5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasamızda hayvanlara karşı yapılan insafsızca hareketler maalesef suç olarak belirlendiği için cezalandırılamaz.” (s. 59)

Kısa kısa kitaptan notlar…

Bunun için hayvanlara karşı şiddet kabahat (idari suç) kapsamından çıkarılıp suç kapsamın alınmalı yargılanmalıdır. Gelişmiş ülkelerde de böyledir, hapis cezasına çarptırılmaktadır.

Bakımevini klinik fonksiyonlara sahip şekilde açması gereken kurumlar en başta uzman personel ve finansmana sahip belediyelerdir. Devletin görevi hayvanların korunması, kontrol altında tutulması, rehabilite edilmesidir.

“Köpekler bölgesel hayvanlardır. Yani insandan uzak bölgelerde tek başına yaşayamazlar.” diyen Şenpolat, ağırlıklı olarak soğuk iklimin sürdüğü gelişmiş ülkelerin koşulları örnek gösterilerek sokağımızın hayvanlarının ortadan kaldırılmak istenmesi konusunda da dikkat çekiyor…

Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6’ncı maddesi hayvan haklarının kırmızı çizgisi. Çünkü bu madde hayvanların rehabilitasyonundan sonra alındıkları (alıştıkları) bölgeye salıverilmesini içeriyor. Doğal hayatımızın bir parçası hayvanların özgürlük hakkını da kapsayan yasanın 6. maddesinin tartışılması abesle iştigal değil mi?

-3-

“Derim ki ben

Kedileri severken ağlayınız

Beyaz değil aslında mahzundur kediler”

(İsmail UYAROĞLU)

Genellikle insanlar kedilerin evden bir süre uzaklaşıp sonra (hatta aylar sonra) geri dönme nedenlerini pek anlamazlar. Salâh Birsel, bir hayvansever ve kedi tutkunu olan Paul Léautaud’tan bahsederken şöyle diyor: “Fransız   yazarlarından Paul Léautaud’nun kedileri de sık sık evden uzaklaşır. Sonra gelirler, karınlarını doyurup yine ortalardan silinirler.  Nedir, Çinli adlı kedisi de firar oyunu oynadığında hüngür hüngür ağlamıştır. Sonra da kendini Plessis-Piquet sokağına atarak her yeri tartak martak getirmiştir.” (a.g.e., s.55)

Desmond Morris, “Kediler neden önce dışarı çıkmak, sonra da tekrar içeri girmek için bağırır?” sorusuna şu yanıtı veriyor:

“Kediler kapılardan nefret eder. Kapıların kedi ailesinin evrimsel hikâyesinde hiçbir yeri yoktur çünkü. Kolaçan etme faaliyetini sürekli engelledikleri yetmezmiş gibi, bir de kedilerin kendi yaşam alanlarını keşfe çıkıp sonra kendi güvenli merkez üslerine dönmelerini önlerler.” (a.g.e., s. 60)

“Bir kedi sizin dostunuz olur ama köleniz asla” demiş Théophile Gautier de…

Kedileri sevelim… Yeter ki bizle beraber ara sıra kaçamakları olsa da yanı başımızda olsunlar, olsunlar ki sevebilelim…

Hayvanları sevelim.

Devamını Oku

İZMİR ÜZERİNE…

0

BEĞENDİM

Eski İzmir M.Ö. 3000 yıllarına uzanan tarihine rağmen ancak son yarım yüzyıllık kazılarla İzmirli arkeolog ve tarihçi Ekrem Akurgal tarafından ortaya çıkarılan bir kent. Yine ünlü şair Homeros’un doğum yeri olan İzmir, İyonya döneminde “kent federasyonu” şeklinde örgütlenmiş kentler birliğinin en önemli ve yaşamını sürdürebilen tek kentidir. Eski kaynaklarda İzmir kentinin Erektid kralı Tantalos tarafından kurulduğu belirtilir. 14.Yy’da Smyrna adının Yamanlar Dağı yamaçlarında yerleşen Amazonun adından geldiği söylenir. M.Ö. 11.Yy’da Dor istilasından kaçan Akalar (Aioller ve İonlar) Yunanistan’dan gelerek İzmir ve çevresine yerleştiler. Akalar’ın yerleştiği Biga yarımadası güneyinden İzmir dolaylarına kadar olan Bakırçay ve Gediz vadilerini içine alan bölge “Aiolia”, İzmir’den Büyükmenderes’e kadar uzanan bölge “İyonya” adıyla anılıyordu. İyonya’da Smyrna ile birlikte Efesos, Miletos gibi antik kentler de kuruldu ve sanatta ve denizcilikte çok ilerledi.

Eski Yunan destanları M.Ö. 7.Yy’dan itibaren yazılı hale getirilmişti. M.Ö. 3 bin yıllarında Ege Bölgesi’nde Hititlerle ticaret yapan Truva Uygarlığı hâkimdi. Truva Savaşını anlatan Homeros’un İlyada Destanı’nda da Smyrna adından söz edilmektedir. Büyük saldırılar sonucunda Troya’nın yıkılmasıyla 500 yıllık karanlık döneme giren Batı Anadolu’da M.Ö. 14.Yy’dan sonra bölgeye yerleşen Erektid kralı Tantalos tarafından kurulmuştur. 11.Yy’da bölgeye yerleşmesiyle Smyrna İyonların, M.Ö. 7.Yy’da da Lidyalıların eline geçti. M.Ö. 546 yılında Pers kralı Kiros Lidya kralı Kroisos’u yenerek Anadolu’yu egemenliği altına alınca Sard, Pers İmparatorluğu’na bağlı 20 satraptan (valilik) biri oldu ve Smyrna buraya bağlandı. Ancak Perslerin boğazları ele geçirmesi nedeniyle Karadeniz’deki kolonilerle ilişkisi kesilen İyonlar Yunanlılardan yardım istemek zorunda kaldılar.

İyonya yüzünden Persler ve Yunan şehirleri (Atina ve Sparta) arasında uzun süren çetin savaşlar oldu. İyonyanın bağımsızlığı sorunu nedeniyle çıkan Pers-Yunan Savaşı, Perslerle anlaşan Atinalılarla Spartalıların arasını da açmış (M.Ö.494-404 yılları) süren kardeş kavgası Yunanlıları yıpratmıştı. Sonunda Yunanistan ve İyonya Makedonya kralı Büyük İskender’in eline geçmiştir. Helen kültürü Asya’ya buradan yayılmıştır.

İzmir daha sonra sırasıyla Romalıların, Hunların, Bizanslıların, Anadolu Selçuklu Devleti’nin, Arapların, Timur’un, Haçlıların, Aydınoğulları Beyliği’nin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan Osmanlıların yenik çıkmasıyla Yunanistan’a bırakılmıştır. Emperyalistlerin 15 Mayıs 1919 sabahı savaş gemilerini körfeze demirlemesiyle başlayan işgaline 9 Eylül 1922’de yakılan kurtuluş ateşinin ve Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle son verilmiş ancak 13 Eylül sabahı İzmir’de yangınlar çıkmış, bütün kent büyük zarar görmüştür.

İzmir, İyonlar zamanında Atina-Trakya ve Batı Anadolu İyon şehirleri arasında kurulan deniz birliğinin üyesi, Osmanlı zamanında da bir sancağa bağlı olan bir liman kenti olarak çok gelişmiş, klasik Helen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemi gibi çok çeşitli kültürün etkileri altında kalmıştır. İzmir’de bugün bulunan kale, cami, kilise, han gibi eserlerde ve ören yerlerinde bu zengin kültürün izleri bulunmaktadır.

Prof. Dr. Ekrem Akurgal’ın 1950’li yılların başında başlattığı ve aralıklı olarak sürdürdüğü kazılarda ortaya çıkarılan İzmir’in ilk yerleşim bölgesi olan Smyrna, Bayraklı sırtlarında bulunmaktadır. Bayraklı’da bulunan bir tepede (Tepekule) yapılan kazılar en alt katın M.Ö. 3 bin yıllarına uzandığını doğrulamaktadır. İkinci kat Hitit ve Troya çağıdır (M.Ö.2000-1200). Üçüncü kat Grek devridir ve 10.Yy’dan 4.yüzyıla kadar devam eder. Büyük bir ticaret ve liman kenti olduğu anlaşılan Bayraklı’daki tepede bugün mabet, çeşme, binalar ve surlarla beraber şehrin efsanevi kurucusu Tantalus’un da mezarı vardır. Tepe vaktiyle bir yarımada olup gemilerin yanaşmasına müsait bir yerdi.

M.Ö.600 senesinde Lidya kralı Alyates tarafından yakılmış ve tekrar kurulmuştur. Hocası Aristo İzmir’i İskender’e övünce görmeye gelen Büyük İskender’in emriyle şimdiki İzmir’in bulunduğu güneydeki şehre hâkim olan Kadifekale (Pagos Tepesi) eteklerine taşınmıştır.

Kadifekale’nin bazı kısımları ve Akropol, Babil seferinde ölümünden sonra Büyük İskender’in şehri kuran generali Lysimakhos tarafından yaptırılmıştır. Roma ve Bizans döneminde onarılan kalenin Basmane ve Agora’yı içine alarak kıyı boyunca uzandığı ve buradan Değirmentepe’ye gittiği sanılmaktadır. Kale duvarlarının uzunluğu 6 km’yi buluyordu. 20-25 metre yüksekliği bulan duvarları 24 kule ile desteklenmişti. Kale içinde saldırı sırasında halkın kullanması için yapılan, tavanı direklerle desteklenen sarnıçlar hala durmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasından sonra modern bir kent olma yoluna giren İzmir, her geçen gün bu özelliğini geliştirmiştir. Ancak çeşitli dönemlerde yöneticilerin tutumları, yanlış kararlar ve uygulamalar nedeniyle ekonomik ve sosyal hayat İzmir’i olumsuz etkilemiştir.

İzmir, bütün metropol kentler gibi göç ve hızlı kentleşme sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. 2.dünya savaşından sonra uygulanan kentleşme-sanayileşme yani modernite projelerine Türkiye de uymuş ancak özellikle 1950’lerden sonra sosyo-ekonomik nedenlerle artan göç kentleri hazırlıksız yakalamıştır. Bunun sonucunda uygulanan popülist politikalar kentlerde daha büyük sorunlar doğurmuş, gecekondu olgusu ortaya çıkmıştır. Altyapı, planlama ve denetimden yoksun kent kenarlarında gelişen gecekondu alanları yaşayanlar için de kent için de büyük bir sorundur artık…

1980’li yıllardan sonra ise modernite projesinin hızla aşınması nedeniyle modernist kültürel dönüşüm beklenildiği gibi gerçekleşememiş, sanayileşmeden beklenen sonuçlar yeterince elde edilememiştir. Örgütlenme ve imar sorunları yaşayan kentler, piyasa koşullarına, spekülâtif amaçlı faaliyetlere ve keyfi müdahalelere bırakılmış sonucunda kente ait olan değerler yani “kentsel rant” hızla yağmalanma sürecine girmiştir. Dünyada özellikle az gelişmiş ülkelerde, bugün gecekondulu kentsel nüfus oranı yüzde 20 ile 70 arasında değişiyor.

Türkiye’de ise İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in ve Adana’nın içinde bulunduğu metropoller, ülkedeki gecekonduların yarıdan fazlasını içinde barındırıyor. Gecekondulu kentsel nüfus Ankara’da yüzde 70, İstanbul’da 60, İzmir’de ise 50 civarındadır. Buna karşılık yeterli altyapıya sahip, kentsel arsa ve konut stoku üretilemiyor. Bunun sonucunda kente yeni gelenler artık yalnızca çekicilik yaratan olumlu unsurlarla değil, her türlü çevre kirliliği ile olumsuzlaşmış kent ortamı ile karşılaşıyorlar. Yaşam artık çok pahalı, hizmetler sınırlı ölçüde gelişmiş ve iş olanakları da eskisi kadar parlak değildir. Gurbetçiliğin, işsizliğin alınyazısı olduğu yoksul ve orta sınıftan insanların konut sahibi olmasını sağlayacak politikalar da hiçbir zaman uygulanamadı. Kentlerde ilkel, denetimsiz ve sağlık koşullarından yoksun olarak acele yapılmış gecekondu bölgeleri gelişiyor, buna gelişmek demekse…

Bu plansız bölgeler afetlerin doğurduğu olumsuz sonuçlardan daha çok etkileniyorlar. Dünyada ve ülkemizde sık sık meydana gelen deprem, heyelan, çığ, sel baskını, çöp patlaması gibi doğal ve doğal olmayan olaylar sonucunda büyük can ve mal kayıpları oluyor. Bu durum en başta sağlıklı kentleşememenin ve sanayileşmenin temel öğesi olan doğal çevreye uyulmamasından ve yanlış yer seçimlerinden kaynaklanıyor. Örneğin sel sırasında can ve mal kaybı meydana geliyor. Ülkemizde son yıllarda yaşanan doğal afetlerde bu durum açıkça görülüyor. Hatırlanacağı gibi İzmir’de de 3 Kasım 1995 gecesi yağan sağanak yağmur kısa sürede şehrin büyük bir bölümünü sular altında bırakırken sel baskınları 41 kişinin ölümü, 100’den fazla kişinin ağır yaralanmasıyla adeta bir katliama dönüşmüştü. Özellikle emekçi ve yoksul halkın yaşadığı Yamanlar, Güzeltepe, Çiğli, Bayraklı, Örnekköy, Narlıdere İnönü Mahallesi, Şemikler, Yeşildere ve Karabağlar gibi gecekondu alanlarının yoğun bulunduğu semtlerde binlerce ev sular altında kalmıştı. Yeterli yardım götürülememiş, yöneticilere karşı bütün ülkede öfke doğurmuş halk kendi yaralarını kendisi sarmak zorunda kalmıştı.

O günlerde bu olayın acısını duyarak yazdığım şiir sorunu bir soru ile dile getirmişti. “Yamanlarda Kayıp Kırk Yürek, Kırk Can” başlığını taşıyordu şiirim:

“Yamanlarda kayıp kırk yürek, kırk can,
Soruyor birilerine kim kim kim düşman.

Belki biraz Sokrat, belki de Sultan Cem gibi,
Ondan sürgünlere kaldı.
Belki kırda bir çiçek, gelincik,
Belki de suya ondan hasret.

Bir açıklaması olmalıydı elbet.

Konakta atılmış ilk yiğit kurşun.
Oysa o,
Bayraklı sırtında bir garip gecekondu,
Sofrada katık ettiği biraz ekmek, biraz su.

İzmir’de bir felaket,
Bir büyük düşman,
Ne İngiliz, ne Yunan,
Ekmeğe katık ettiği su.

Yamanlarda kayıp kırk yürek, kırk can,
Soruyor birilerine kim kim kim düşman.

Kime atılır kurşun kim düşman.

Düşman su mu?
Bayraklı sırtından bakıp Simirina’ya,

Çıktı oradan yola, Agora’ya.
Alamadı hızını Kadifekale’de
Kadifekale’nin sarnıçlarındaydı,
Garibim kenar mahallelerde aldı soluğu.

Bayraklı’da bir garip gecekondu.
Oradan bakıp Simirina’ya,
Konak ve Kemeraltı’nda bile,
Vermedi mola.

İzmir’de bir felaket,
Bir büyük düşman,
Ne İngiliz, ne Yunan,
Ekmeğe katık ettiği su.

Yamanlarda kayıp kırk yürek, kırk can,
Soruyor soruyor birilerine, kim kim kim düşman.”

Hiçbir ülkede hızla kentleşme olgusunun getireceği değişim temposunu sorunsuz yani “çarpık olmayan” bir biçimde kaldırmayı sağlayacak nitelikte örgüt mevcut değildir. Sorun en başta plânlama, bilinçlenme, eğitim sorunudur. Örgütlenme yapısı sorunudur. Kent kültürünün benimsenmesi, toplumsal birey haline dönüşüm yani kentlileşme ve toplumsallaşma hem bireylere hem de devlete düşen bir görevdir. Ülkemizde 1848’den 1985’e kadar değişik tarihlerde imar yasaları çıkarılmıştır. Ancak uygulanan popülizm ve postmodernist süreç kısıtlayıcı olmuştur. Oysa gerek 1933 “Atina Şartı”, gerekse 1992’deki “Avrupa Kentsel Şartı” iyi bir kentin taşıması gereken özellikleri ve kentlerde yaşayanların haklarını ifade etmektedir. Kent yöneticilerinin payına düşen görev ise kent plânlaması ile ilgili uygun model arayışlarını sürdürmek ve uygulamaktır.

Gereken tedbirleri alalım, almaya devam edelim ki binlerce yıllık zengin ama acılarla dolu tarihiyle Türkiye’nin çağdaş yüzü “güzel” İzmir’imizde felaketlerin bedeli tekrar canımızla, malımızla ödenmesin…

Devamını Oku

Güzaltı Şiirler

Güzaltı Şiirler
0

BEĞENDİM

Hölderlin, “insan yeryüzünde şairane mukimdir” der. Yani hayat bir şiirdir aslında ucu sonu belli buna layık olmak isteyen bir insan gibi, şair dili ile bu yaşamı dokur. Yani onu alelade olmaktan çıkartır yeniden kurar ona yeni bir mana katar. Kuru toprağı işlemek mümbit hale getirmek gibi bir şey bu…

Ahmet Uysal’ı seviyorum. Bana hep yakın bir şair gelmiştir. Yakınlık cismani hale de gelmiştir. Ölümünden kısa bir süre önce şiirlerinden tanıdığım Ustayla en son katıldığı kitap fuarı Bursa’da karşılaşmamızda vesile olmuştu. Bir kitabını imza için uzattığımda (Acının Gümüşü) başka bir tanesini de hediye olarak sunmuştu bana (Eylül Ebruları)…

Bursa’ya emeği geçmiş bir eğitimci idi. Bursa’da görev yaptığı sırada da bir edebiyat dergisi (Düşlem) çıkarmış çocuk kitapları yazmış değerli bir şair ve yazardı. Kendisini hem de yazdıklarım dolayısıyla ismen tanıyordum. Böyle bir ustayla karşılaşmışım, daha büyük mutluluk olabilir miydi benim için…

Hem sevdiğim hem beni iten bir tarafı vardır fuar salonlarının. Şimdi biraz frenk işi yani kibarca olsun diye herhalde stant diye adlandırılan sergilerden birinin önünde karşılaştık. Sanırım benim gibi bir yeri arıyordu, “Aman Hocam sakın bana sormayın ben de karıştırıyorum” demiştim de gülmüştü.

Bursa… Vefasız bir şehir. Haykırsan sesin işitilmez başka bir şehirde olsan nefesin duyulur falan derler. Sanırım o öteki şehir olsa olsa İstanbul olsa gerek. Taşralılık İstanbul dışındaki mütefekkirin en umumi kaderi… Bunu hala kıramamışız. Nasıl kırılsın ki metamorfoz her yıl tersine işleyen bir saati gibi memleketin. “Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” demiş ya Namık Kemal. Yani gerçeğin şimşeği düşüncelerin çatışmasından doğar. Bırakın bu fikri bile benimseyemedik ve hakkını veremedik bir türlü… Bir başlangıcı mutlaka olması gerekliyken takılıp kalmışız halbuki ve o muammalı kaseti geri sarıp durmuyor muyuz?

yağmur: güz görümlüğüdür orada.
kadınlar: böğürtlen kokusuna bürünmüştür.
mahfel: şiir sözlüğü yazdığım mekândır.
güzaltı: şiir avlusudur.
bursa: aşk yerine geçen şehirdir.
çekirge:ebruli bir gömlektir.
maksem: orada söz yağmur olur.
sevgili: dağın öte yüzüdür.
sokaklar: ömrümü çelmiştir.

 

Bursa’yı Bursa yapan kaç şair kaç şiir vardır ki. Voltaire’i büyük bir mürşit sayan yaşadığı ve dünyaya hediye ettiği kent hala kendi adıyla anılır. Ona sunulan büyük bir vefakârlık ve saygı misali. Ya bizde. Bir taş parçasına kazılı bir iz bile yoktur. Oysa hayatı ebedi kılan ve balkıyan o şehrengizvari dizeler varken… Hala eksik tarafının iliklerine kadar işlediği bu sebeple varlığından yokluğundan şüphe duyarak sahiplendiğimiz geçmiş… Onu yarına taşıyacak kitapların o bir çiçek gibi sararıp solan yapraklarında mı saklanmalı? O zaman bundan dolayı ne diye müştekiyiz ne diye sızlanıp duruyoruz ki. Artık ne zaman şehirde dolaşsam bir şiir dizesi takılıp kalıyor aklıma eski zamandan…

Şehrini arayan bir nehirdim
Arar gibi eski bir sevgiliyi
Her yanım toprak, tuz ve kum
Köpüğü dağılmış bozkırda
Çoktan unutmuş çıktığı vadiyi

 

Şehir şiir olmadan hangi yüreği titretir. Setbaşı, Yeşil, Tahtakale… Bir mahal hüviyeti olmaktan öte kaç mana ifade ederdi ki. İşte Ahmet Uysal Bursa için böyledir. O Bursa’yı yeniden ören bir yürek işçisi gibi. Adı ve yüzü taşlardan oyulmasa da o yüreği ve şiiri ile ebedi belleğimizde.

ömrümü çelmeseydi bursa
unuturdum o sokakları
kalmazdı kaçamak günlerden
bu ıslak gül kokusu da

ısırılmış elmaların tadı
gizli sıyrıklar dudağımda
dolaşıp durmazdı ürpertisi
sularda, kuruyan otlarda

rüzgârlı taş avlular, serin
çınar gölgeleri aramazdım
göçü yıktığım şehirlerde
bir orman kadar ıssızdım

bursa’yı sevdim ya, sanki
kırgın bir aşk acısıyla
sürüklenip gidiyorum
yırmi yıldır oradan oraya

yağmurlu bir güz akşamı
dönecekmiş gibi bursa’ya

(2)

Güz geldi ah, güle ne söylesem
Sana ne söylesem ömrüm
Toparlan, kanınla katıl haydi,
Kalan ömrünle, kanayan yanınla
Bir yoğunluğa koy günlerini

 

Şair hiç kamelyalı şiir yazmamış kamelyalı şarkı yok. Bir kaç ad bilirim kamelyaya ilişkin adını ondan alan. Alexander Dumas Fils tarafından yazılan Kamelyalı Kadın adlı bir roman, bir de aynı romandan uyarlanmış film: Ünlü aktrist Greta Garbo ile Hollywood jönlerinden Robert Taylor oynuyordu. Verdi’nin bir bestesi bu romandan esinlenilerek yaratılmış. Namık Kemal’in İntibah romanı da Kamelyalı Kadın’ın etkisinde yazılmış… Gül öyle mi ki; ad olmuş, büyük ve doğurgan aşklara timsal. Çiçek ve edebiyat denince nerdeyse o akla geliyor. İranlı şair Furuğ Ferruhzad;

kızıl bir gül sürgün vermekte
kızıl gül
kızıl
bir bayrak gibi
ayaklanmada

Ah, ben gebeyim, gebeyim, gebe

 

diyor bir şiirde…

Kamelya ise bir çay türevi, çay bitkisinin tek çiçek vereni, bütün çaylar gibi yediveren. Kışın genelde açmayan bildiğimiz gülün boşluğunu dolduruyor. Lakin gül narin, tutkulu aşkın sembolü olduğu kadar yazların ve güneşin de habercisi. Ama devrimci şiirimizin bizde en uygun düşen paylaşılan çiçeği başka, tıpkı Adnan Yücel’in bir şiirinde belirttiği gibi:

Adı karanfil ki suçu rengidir
Özgürlük dilinde bir imge
Tutsaklık dilinde bir söylencedir
Karanlıkta bir el koparır dalından
Artık ölüme varmış bir işkencedir

 

Bursa’da bir meydan (Altıparmak) kerameti kendinden menkul, mütedeyyin belediyece yaza doğru kırmızı kamelyalarca donatılmış. Hani şu ara verdikleri Osmanlı’ya bir savurganlık ve şatafat devri olarak kullanılmış ya, bana lalelerden sonra yeni bir dönem çiçeği mi diye sordurtmadan edemiyor. Hayal tüccarları hayalet olasınız, kamelyaları da gayelerinize alet edecektiniz sonunda.Pes doğrusu yani bravo size!..

artık gizlisi kalmadı arka bahçemin
ele verdim saklı orman yolumu

yaşlı kadınlara dağıttım
kurutulmuş otlarımı da

genç şairlere gönderdim, kırk yıldır
biriktirdiğim rüzgârları

seksen öncesi, sonrası,
ben hep bir kırgınlığı yazdım

nasıl olsa bilirdi büyük ustalar,
yalnızca gül alıp satmadığını bir şairin

(Ahmet Uysal)

Devamını Oku

TÜRKİYE’NİN DÜZENİ VE TUTUCU KOALİSYON

TÜRKİYE’NİN DÜZENİ VE TUTUCU KOALİSYON
0

BEĞENDİM

Özer Ozankaya’ya göre “Nüfusun büyük kısmı çok düşük bir gelir düzeyinde yaşayan, okuma yazma yeteneğine sahip bulunmayan bir ülkede çok partili parlamenter düzeni tutarlı olarak uygulamak hemen hemen imkânsızdır; çünkü partiler parlamento gibi demokratik usullerin görüntüsü altında, gerçekte feodal nitelikte otokrasi yolları işlemeye devam etmektedir. Çok partili parlamenter düzen, bu feodal otokrasi kalıntılarıyla savaşmak bir yana, onları örtülü olarak yaşatmaya bile yarayabilmektedir.” Köyde Toplumsal Yapı ve Siyasal Kültür adlı doçentlik çalışmasından alıntı yapıyor.

Türkiye’de tutucular koalisyonu egemenlik kurmuştur halkın üstünde. Geniş ticari örgütü ve küçük iş sahiplerini de desteğine alıp toplumsal temelini sağlamlaştırmıştır.  Küçük burjuvazi şahsi menfaatlerini ön planda tutmaktadır. Seçim araştırmaları orta sınıfın menfaatleri nedeniyle statükonun devamını alt ve üst gruba kıyasla daha çok istemekte, kırsal bölgelerde ise ağa, bey ve şeyhler seçmenleri etkilemekte, kitleleri yönlendirmektedir: “Köylüyü her yönden tam bir çember içinde tutan bu güçler kitle oyunu istedikleri yönde kullanabilmektedirler.”

Bütün partiler ailelerin nüfusundan, ırk ve mezhep ayrımlarından yararlanmaya çalışmaktadır. Büyük toprak sahipleri milletvekili adayı gösterilmektedir (DP halka dayandığını ilan etmekle birlikte devletçiliğe ve toprak reformuna karşıdır ). Kompradorlarla ağalar halkın eğitimini yaygınlaştırmak amacıyla kurulan köy enstitülerinden rahatsızlık duymuşlardır. Toplumsal hareketlere (grev, toprak reformu istekleri vs.) AP ile de bürokratik sertlik gösterilmiştir.

Mübeccel Kıray bir incelemesinde swinger pornolar Türkiye’de köyün 3 gelişme aşaması olduğunu ifade eder: 1. tip köy, tutucu partilerin oy deposudur. Çünkü köyün ilişkilerini geleneksel bir lider etkilemektedir. Herkes aynı miktarda toprak sahibidir. 2.tip tam kapitalist olmayan köyde bir iki büyük toprak sahibi egemendir. Tutuculuk sürüyor. 3.tip köyde, kapitalist ilişkiler gelişmiş, köylü işçi haline gelmiş, egemen güçlere karşı çıkma bilinci ortaya çıkacak şartlar gelişiyor. Ancak örgütlenme düzeyleri gelişmemiş. İlerici partilerin çabalarını bu tip köylerde yoğunlaştırması gerekir. 4.tip köy gelişmiş, köylü-aracı ilişkisiyle… Tüccarın zengin https://hesapal.com.tr/ ve nüfuzlu olanları hayatlarıyla gelirlerine etkisi büyük. Eski düzende ağanın görevini tüccar-esnaf yüklenmiştir.

Kasaba ve şehirlerdeki kahvelerde köylü üzerinde nüfuz kuruyor.

Kapitalist-kentleşmiş düzende güvenlik sağlayıcı kurumlar gelişmediğinden bağımlılık ilişkisi sürüyor. Türkiye köylüsünü bağımlı kılan zincirin ucu aracı-tefeci aracılığıyla (güvenlik mekanizması sağlayan yüzünden) kentte de kompradorlarla uzamaktadır.

“Din sömürücülüğü tutucu güçler elinde küçümsenmeyecek bir kozdur.”

“…sayıları belki de 100 bini aşan din adamlarının aktif desteği ve propagandasıyla durumlarını kuvvetlendirmektedir. Bu inançladır ki… din sömürücülüğü teşvik görmektedir. “

Köylülerin ufak, dağınık, içe kapalı halde yaşamaları tutucu güçlerin etkisinde kalmalarını kolaylaştırmaktadır.

Tutucu koalisyonu köylü üzerinde kurdukları denetleme gücü sayesinde oyları istediği gibi yönlendirmekte, oy toplamaktadır.

Amerikalı bir araştırmacının (F.N. Frey) devlet kaynaklarından yararlanarak yaptığı araştırmanın sonucu ilginç:

“1962 köy anketi sonuçlarına göre, köylerde erkeklerden yüzde 18’i ve kadınların yüzde 49’u bir siyasi partinin adını dahi söyleyemeyecek durumdadır.”

1961 seçimlerinde AP’nin kazandığı köylerde bile bu partinin adını bilenlerin oranı sadece yüzde 45’tir.

Konuşulmayan Gerçekler…

Halkın bilinçlenmesini önleyen kuvvetler sayesinde AP defalarca seçim kazanmıştır (seçmenlerle sandık arasına giren “gizli kuvvetler”, muhafazakâr kuvvetler, bazı gruplar, tarikatlar, imam hatipler vs.).

Güney Amerika ile Türkiye arasında benzerlikler olsa da orada kentleşme, okur-yazarlık ve milli gelir fazladır. İşçi sendikaları güçlü,  sol partilerin faaliyetleri daha serbesttir. Prof. Jacques Lambert, Latin Amerika adlı araştırmasında toplumsal ilerlemeyi geciktirici 2 önemli etken gösteriyor: Asiquisme (Ağalık düzeni) ve Latifundios (Büyük arazi mülkiyeti).

Serbest seçimlerin tutucu güçler yararına işlemesine neden olup, politik sistemin ve demokrasinin değişimine engel olmakta.

Maurice Duverger, az gelişmiş ülkelerde batılı politik kurumların tutucu güçleri daha da güçlendirdiğini ileri sürer.  Duverger’e göre, eski feodal sistem demokratik usullerle maskelenmekteydi.

Solun tabanı 1980 sonrası hızla erimiştir (Tutucu ANAP’ın politikaları da etkili oldu).

Prof. Nermin Abadan’a göre, gecekondu sakinleri mensup oldukları il ve ilçelerin eğilimine göre oy vermektedir. Irk, mezhep burada rol oynamaktadır. Yeni durumda daha iyi oldukları ve yüzde 95 oranında geri dönmeyi düşünmedikleri halde.

(Amerikalı araştırmacı C.W.M. Hart)

İşçiler, ilerici ve devrimci bir potansiyel taşırlar. Durumlarını diğer sınıflarla, özellikle burjuvaziyle kıyasladıklarından siyasal bilinçleri artmıştır.  Ancak siyasal iktidarlar 1950’den bu yana devlet kuruluşlarında mirasyedi politikası uygulayıp işçi sınıfını sistemden yana çekmeyi devlet kurumlarında yer vererek başarmıştır.

İlerici sendikal hareket İstanbul’da tutucu güçlere karşı cephe kurabilmiştir: Derby, Singer, Kavel olaylarıyla…

1970’lerden sonraki solun sandıktaki kitlesel başarısı bundandır. 1973 seçimlerinde CHP’nin oyu yüzde 33’e çıkmıştı (Ecevit’in Kıbrıs olaylarındaki rolü, milli kahraman kimliği kazanması, tutucu güçleri yatıştırıcı politikaları, “Toprak işleyenin su kullananın”, haşhaş, ABD çıkışları vs.).

“CHP’nin düzen değişikliği programı tutucu güçlerin ekonomik iktidarını değiştirmeye yönelmiş bir program değildir.”

“Halk sektörü yoluyla kapitalizmi yaygınlaştırmayı öngörmektedir.”

Örgütlü-bilinçli halk desteği olmadıkça bağımsızlık, demokrasi, özgürlük ve kalkınma sağlanamaz. Bu yollar açık olmadıkça iktidar ve politik sistem meşru sayılamaz. Devrimci bir parti ve örgütlenmiş halk güçleri söz konusu olmadıkça politik sistemin başarılı olma şansı yoktur.

“Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda hızla kalkınması ve çağdaş uygarlık düzeyine bir an önce ulaşması için tek çare olarak gördüğümüz ‘milli devrimci kalkınma yolu’ Kemalist tezin temele indirilmesinden ve böylece Atatürk devrimlerinin devam ettirilmesinden başka bir şey değildir.” (Türkiye’nin Düzeni, Doğan Avcıoğlu, Tekin Yayınevi, 2001)

Doğan Avcıoğlu: Bursa’da doğdu. 1961 Anayasası’nın hazırlanmasında katkısı oldu. M. Soysal, C.R. Eyüboğlu’yla 1961-67 arası Yön dergisini çıkararak 60’ların siyasal düşünce ortamında etkin rol aldı. Ekonomik bağımsızlığı ve Kemalist sosyalizmi savundu. 12 Mart’ta orduyu isyana teşvik suçlamasıyla (C. Madanoğlu’yla) yargılanıp beraat etmiştir. 4 Kasım 1983’te öldü. 1968’de yayınlanan kitabında (Türkiye’nin Düzeni) sosyalist ekonomiyi savundu.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

bursa escort görükle eskort görükle escort bayan bursa görükle escort bursa escort bursa escort bayan