40,2607$% 0.13
46,7252€% 0.08
53,9495£% 0.21
4.320,96%0,56
3.334,69%0,33
10.219,40%-0,06
02:00
18 February 2016 Thursday
3,5 saat uyuyarak
8 saat uyumuş gibi nasıl olabilirsiniz?
1. Uyku ile ilgili hormonlar
Öncelikle vücudumuzun zinde kalmasını sağlayan bazı hormonlar vardır ve bu hormonların dengelerinin belli saatleri vardır. Mesela vücudumuzu zinde tutan kortizol hormonunun kanda en yüksek olduğu seviye sabahleyindir. Bu seviye gün boyu giderek düşer ve gece saat 23:00’te en düşük seviyeye ulaşır. Bir diğer hormon melatonin ise büyüme ve vücut sağlığını koruyucusudur. Onun da en yüksek olduğu saatleri 21:00-03:00 arasıdır.
2. Uyku saatleri ve hastalıklar
Saat 22:00’de tansiyon ve kalp atım sayıları düşer, saat 04:00’ten sonra tansiyon ve kalp atışlarında yükselme başlar. 15:00 ve 18:00 saatleri arasında da en üst seviyeye ulaşır. Dolayısıyla tansiyon ve kalp atımının yüksek olduğu ve hücrelerin en üst derecede çalıştığı ikindi vaktinde uyunmamalıdır. Aksi takdirde yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlığına davetiye çıkarılmış olur. Aynı zamanda bu saatler kerahat vakitleridir ve dinen de uyku uygun değildir.
3. Bir insan 3,5 saat uyuyarak 8 saat uyumuş gibi verim alabilir
Akşam 22:00 ile 02:00 arasındaki uyku % 200 verimlidir. Yani bu saatler arasında 3 saat uyunduğunda 6 saat uyunmuş gibi olunur. Gündüz ise 10:00 ile 13:00 arasındaki yani kuşluk vaktindeki uyku %400 verimlidir. Bu saatler arasında yarım saatlik uyku 2 saatlik uykuya karşılık gelir. Dolayısıyla gece 3 saat gündüzde 0,5(yarım) saat uyuyan bir kimse zahiren 3,5 saat uyumuş görünür. Gerçekte ise 8 saat uyumuş gibidir. Hiçbir uykusuzluk da hissetmez.
Birde ikindiden ve gece 03.00’ten sonraki uykuların %50 verimli olur. Yani gece 03:00’te yatan bir kişi gündüz 15:00 te uyansa 12 saat uyur fakat kendini 6 saat uyumuş gibi hissedersiniz.
4. Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) uyku düzeni
Tüm bu bilimsel bilgilere baktığımızda, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in uyku düzeninin ne kadar bilimsel bazlı olduğunu göreceğiz. Peygamberimiz yatsıdan sonra erken yatarmış, ardından gece teheccüd namazına kalkarmış. Sonrasında yine uyumaz sabah namazına hazırlanırmış. Sabah namazından sonra kerahat vakti olması sebebiyle yine uyumazmış – keza ikindi ile akşam arası da öyle-. Öğle namazından sonra ise kaylule yaparmış. Yani yarım saat, 1 saatlik dinlenme, uyku.
Verdiğimiz bilgilere bakılınca, Peygamberimizin uyku saatleri bilimsel saatlere denk geliyor.
Yatsıdan sonra yatış, 22.00 civarı.
Teheccüde kalkış, 02 – 03.00 civarı.
Kaylule yapış, 11-13.00 arası…
Öyleyse tüm bunlara baktığımızda hem dinen uygun olanı yapmak, hem az uyku ile çok verim almak, hem de Peygamber sünnetleri ile düzene girmek adına bu bilgilerden yararlanarak uyku saatlerimizi düzenleyelim.
5. Uyku konusu ile ilgili hadisler;
“Öğleyin kaylule yapınız. Muhakkak şeytanlar öğle vaktinde kaylule yapmazlar.” (Müslim)
“Sizden biri uyurken, şeytan kafasına üç düğüm atar. Her düğümün üzerine; ‘uzun bir geceye sahipsin uyu!’ diyerek elini vurur. O kişi uyanıp da Allah-u Zülcelal’i zikrederse bir düğüm, abdest alırsa bir düğüm, namaz da kılarsa bütün düğümler çözülür. Artık o kimse neşeli ve hareketli olur. Aksi halde neşesiz ve tembel olur.” (İmam Malik, Buharı, Müslim, Ebu Davud, Nesai)
“Abdestli yatan, gece ibadet eden ve gündüz oruç tutan kimse gibi sevap kazanır.”
“Gece ibadet etmek niyetiyle yatan, fakat uyku galebe çalıp sabaha kadar uyanamayan, niyeti sebebiyle gece ibadet etmiş gibi sevaba kavuşur. Uykusu da kendisine Allahü teâlânın ihsan ettiği bir sadaka olur.”
“Sabah uykusu, rızka manidir.”
değerli okurlarım, sizlere kıssalar ile ibret olacak hikayeler anlatmak isterim, Müslümanların ne kadar büyük bir kültürel zenginliğe, insani inceliğe, bir mana derinliğine sahip olduğu noktasına bir nebze dikkatleri çevirirmek amacımdır. Hikyelerimi bir kaç yazı ile sürdürmek isterim. genelde bir şahsa bağlı olmayan, kıssadan hisse niteliğinde, genellikle dini bir özellik taşıyan hikâyeler olacak. Hikayeler titiz bir seçim sonucu derlenip, dikkatli okuyanlar göreceklerdir ki bu hikayelerde hayatımızın çeşitli yönleriyle ilgili çok değerli mesajlar vardır. Doğruluk, fedakarlık, bağışlayıcılık, iyi komşuluk ve dostluk, dünya malına karşı tok gözlülük, alçakgönüllü olmak… gibi pek çok konuda yol gösterici ve yönlendirici temalar ihtiva etmektedir. Ablayan sivri sinek az, Anlamayana ne yapsak az olacaktır.
1* Mekke’nin fethinden sonra İslâm’ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir’in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber’in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken “Sıddıyk” (yürekten tasdik edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:
– Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:
– Allah’ın Resulünün en büyük arzusu amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.
2* Peygamberimiz (s.a.v) azadlı kölesi Zeyd bin Hârise’yi çok severdi. Oğlu Üsame’yi de. Babayı da oğulu da gerektiğinde kollardı.
Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu. Oğlu Abdullah’a üç verirse Üsame’ye dört veriyordu. Abdullah bunun sebebini öğrenmek istedi:
– Ben Üsame’nin katılıp da benim katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum. Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?
Hz. Ömer şöyle açıklamada bulundu:
– Hz. Peygamber onun babasını senin babandan, Üsame’yi de senden çok sever ve kollardı. O’nun her işinde muhakkak bir hikmet vardır. Ben O’nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim.
3* Bir Ramazan’da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer’i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer’e bir kab içinde bir içecek sunuldu. Hz. Ömer sordu: “Bu nedir?” Ev sahibi cevab verdi: “Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da…” Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: “Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem.”
4* Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:
– Ya Ömer, malının ne kadarını yardım olarak getirdin?
Hz. ömer cevap verdi:
– Tam yarısını getirdim ya Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.
Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:
– Malının ne kadarını getirdin? Cevap verdi:
– Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım.
Bunun üzerine Allah’ın Resulü şöyle buyurdu: – Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir’i kimse geçemeyecek.
5* Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer’in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer “Bu kim?” diye sordu. Kumandan anlattı: “Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim.”
Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:
– Hani sağ kolun nerede?
– Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.
Hz. Ömer bu defa konuştu:
– Allah’tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.
6* Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sordu:
– Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?
Birisi, “Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm’a daha çok hizmet edeyim diye” dedi. Bir başkası, “Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine yararlı olayım diye” dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer’e sordu:
– Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:
– Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm’a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.
7* Halife Hz. Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine’nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah’ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:
– Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?
– Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.
İbretlik kendimize ders anmak temmenisiyle, Aslında bu yazıyı herkes kendine okumalı ki, Faydası olsun… Arayı uzatmadan Görüşmek üzere…
Allahü Teâlânın Peygamberi ve Peygamberine gönderdiği kitabı vasıtasıyla kullarına yasak ettiği, inananların kullanmasına izin vermediği zararlı, çirkin iş veya davranışlar’a İslâm’da Haram; izin verdiği şeyler’e de Helâl denir.
Her şey’i yaratan ve her şey’in sâhibi, mâliki olan Allahü teâlâdır. O, yarattığı bâzı şeyleri, çeşitli hikmetlerle kullarına yasak etmiştir. Bu yasakların her birinin mutlaka ayrı bir hikmeti ve sebebi vardır. Mülk sâhibi O olduğu için dilediği gibi tasarruf etmektedir. Kul, bu yasaklarla imtihan edilir, denenir.
Allah-ü Teâlâ; Mülk Sûresinde: “O (Allah) hanginizin daha güzel davranacağını sınamak (imtihan etmek) için ölümü ve hayâtı yaratmıştır. O mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” buyurmuştur.
İnsanlık tarihi boyunca Yüce Allah tarafından insanlığa gönderilen Peygamberler ve o Peygamberleri vâsıtasıyla kullarına gönderdiği hükümler topluluğu olan semâvî kitaplarda ve hükümlerini vaz’ ettiği Din’de bildirdiği îmân bilgileri yani Tevhid esasları aynı ise de, emir ve yasaklar, haram ve helâller farklı olmuştur.
Vedâ haccında Arafat’ta tamamlandığı ve kıyâmete kadar hükümlerinin değişmeyeceği bildirilen en son ve en mükemmel Din olarak gelen İslâmiyet’te helâl ve haramlar, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîflerle açıkça bildirilmiştir.
İslâm’da haramlar azdır. Helâller ise pek çoktur. Dinin haram dediği şeylerden kaçınmak, her Müslüman için şart ve lâzımdır.
Haramlar, herkes tarafından kullanılıp, âdet hâline gelse de aslâ helâl olmaz. Allahü teâlâ haramları işleyenleri de aslâ sevmez. Binâenaleyh, İslâm’da haramlardan kaçınmak, farzları yapmakdan daha sevaptır ve imândan sonra en mühim emirdir.
İslâmiyette haram’ı helâl, helâl’i haram kabul eden Dinden çıkar. Haramları terk etmekte, fertler ve cemiyetler için; en başta insanların sıhhati, cemiyetlerin nizâm ve intizâmı, kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi pek çok faydalar vardır.
İslâm Dininde büyük günah olarak ifade edilen başlıca Haramlar; Hazreti Ali, Hazreti İbni Ömer ve Hazreti Ebû Hüreyre radıyallâhü anhüm’ün rivâyetlerine ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından şöyle beyan buyurulmuştur.
1- Allah’a şirk (ortak) koşmak,
2- Haksız yere adam öldürmek,
3- Nâmuslu kadına iftirâ etmek,
4- Zinâ etmek,
5- Harpten kaçmak,
6- Sihir yamak,
7- Yetim malı yemek,
8- Müslüman ana babaya âsî olmak,
9- Harem-i Şerifte günah işlemek,
10- Fâiz yemek,
11- Hırsızlık yapmak,
12- Gerek sıvı halde olsun, gerekse toz veya hap halinde olsun serhoşluk verici olan maddeleri içmek ve kullanmak.
Bunlara ilave olarak; Kadın olsun erkek olsun her mükellef Müslüman için kapatılması zarurî olan mahalleri örtmemek yani İslâm’ın emrettiği şekilde tesettüre riâyet etmemek, yalan söylemek, iftirâ ve gıybet etmek, alışverişte hîle yapmak, ölü hayvan eti, (akar) kan, domuz eti ve Allah’dan başkası adına kesilen hayvanların etini yemek te haram kılınmıştır.
Oruç tutmakla yükümlü olmanın Şartları nedir? İslam‟a göre, bireyin sorumlu olmasının temel şartları Müslüman olmak, akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış olmaktır. Dolayısı ile bu şartlar oruç ibadeti ile sorumlu olmanın da şartlarıdır. Buna göre, bir kimsenin Ramazan ayında oruç tutmasının farz olması için öncelikle Müslüman ve akıl-bâliğ olması gerekir (Kâsânî, Bedâiü‟s-sanâî, Beyrût 1997, II, 593-596). İbadetlerle yükümlü olma şartlarını taşıdığı halde bazı özel durumlardaki kimselere oruç tutmama ruhsatı verilmiştir. Ayet-i kerimenin ifade ettiği şekilde; hasta, yolcu ve oruç tutmaya güç yetiremeyecek düşkünlükte olanlar Ramazan‟da oruç tutmayabilirler **(Bakara 2/185; bkz. Kâsânî, Bedâiü‟s-sanâî, II, 609)**. Bu durumdaki kimseler oruç tutmayı engelleyen durumları ortadan kalktığında oruçlarını kaza ederler. Sağlığı bundan sonra oruç tutmaya elverişli olmayanlar bir yoksul doyumluğu fidye verirler **(Bakara, 2/184)**.
Oruç tuttuğu takdirde kendisinin veya çocuğunun zarar görmesi muhtemel olan gebe veya emzikli kadınlar da, sağlık durumu oruç tutmak için elverişli olmayanlar arasında değerlendirilmiştir. Bu durumda olanlar da oruç tutmayabilirler. Hatta zarar görme ihtimali kuvvetli ise tutmamaları gerekir. Durumları normale döndüğünde tutamadıkları oruçları kazâ ederler **(Sahnûn, elMüdevvenetü‟l-Kübrâ, Beyrut, 1999, I, 335, 336; Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 592; İbn Kudâme, Kâfî, I, 346; Kâsânî, Bedâiü‟s-sanâî, II, 616)**. İbadetlerle yükümlü olmamakla birlikte ergenlik yaşına gelmeyen çocukların alıştırılmak ve ısındırılmak maksadıyla namaz kılmaları ve oruç tutmaları söylenebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), yedi yaşından on yaşına kadarki sürede çocuğun namaza alıştırılmasını önermiştir **(Ebû Dâvûd, Salât, 26)**.
**Oruca niyet ne zaman ve nasıl yapılır? **
Oruca kalben niyet etmek yani ertesi günü oruçlu geçireceği niyet ve bilincine sahip olmak yeterlidir. Niyeti dil ile ifade etmek ise mendup görülmüştür. Ramazan orucu ve belli günlerde tutulmak üzere adanan oruçlar ile bütün nafile oruçlar için niyet etme vakti güneşin batması ile ertesi gün tepe noktasına gelmesi öncesine kadarki süredir. Bu oruçlara ait niyetin fecr-i sadıktan (tan yerinin ağarmasından) sonraya kalabilmesi, fecr-i sadıktan sonra bir şey yiyip içilmemiş, oruca aykırı bir şey yapılmamış olması ile kayıtlıdır. Aksi takdirde gündüzden niyet geçerli olmaz **(Kâsânî, Bedâiü‟s-sanâî, II, 581)**. Ramazan orucu ve belli günlerde tutulmak üzere adanan oruçlar ile bütün nafile oruçlar için mutlak niyet yani, mesela “yarınki günün orucunu tutmaya…” şeklinde niyet etmek yeterlidir. Ancak niyeti geceden yapmak ve mesela “yarınki Ramazan orucunu tutmaya…” şeklinde tutulacak orucu belirtmek daha faziletlidir.
Ramazan orucunun her günü için ayrı ayrı niyet etmek gerekir. Çünkü araya oruçlu bulunulmayan geceler girmektedir. Kaza oruçları ile keffaret ve mutlak nezir oruçları için niyet etme vakti, gün batımından itibaren fecr-i sadığa kadarki süredir. Fecr-i sadığın başlamasından itibaren yapılan niyet geçerli olmaz. Bu tür oruçlara niyet ederken “falanca günün kazasına…” “falanca keffaret orucuna…”, “falanca adak orucuna…” diye belirtmek gerekir. Şâfiî mezhebine göre nafile orucun dışındaki oruçların niyeti geceden yapılmalıdır. İmsak vaktine kadar oruca niyet edilmemiş ise o gün oruca niyet edilmemiş sayılır. Nafile oruçlara ise zeval vakti öncesine kadar niyet edilebilir **(Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 598- 600)**.
### İmsak ne demektir? Ne zaman başlar? Sabah ezanı okunmaya baŞladığında yeme içmeye kısa bir süre devam edilebilir mi?
Sözlükte “kendini tutmak, engellemek, el çekme, geri durma” anlamlarına gelen imsâk, dinî bir kavram olarak, fecr-i sâdıktan, iftar vaktine kadar yemeden, içmeden, cinsî münasebetten ve diğer orucu bozan şeylerden uzak durmak, el çekmek demektir. İmsakin zıttı iftardır. Halk arasında ise “imsak” oruç tutmaya başlanan fecr-i sadığın oluştuğu vakit anlamında kullanılır. Bu manada imsak, oruca başlama vakti demektir. Oruca ne zaman başlanıp ne zaman bitirileceği Kur‟an-ı Kerim‟de şu şekilde açıklanmıştır:” **(Ramazan gecelerinde) **şafağın aydınlığını gecenin karanlığından ayırt edinceye **(tan yeri ağarıncaya/fecr-i sadığa) **kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar **(yiyip içmeden, cinsel ilişkide bulunmadan)** orucu tamamlayın.” **(Bakara, 2/187) **Takvimlerde gösterilen “imsak”, oruca başlama vakti olan fecr-i sadığın başlama vaktini ifade eder. İmsak vakti aynı zamanda gecenin sona erdiği, yatsı namazı vaktinin çıkıp sabah namazı vaktinin girdi vakittir. Ezan da imsak vaktinin başlaması ile okunmaktadır. Bu sebeple ezanın başlaması ile yemeği içmeyi terk etmek gerekir.
Oruçta temkin vakti nedir, uygulanmakta mıdır? Temkin, güneşin doğuş, batış vakti ile namaz vakitlerinin hesaplanmasında, vakitlere eklenen veya çıkarılan zamanı ifade etmektedir. Bu uygulamanın temel nedeni yerleşim yerinin en doğusu ile batısı arasındaki zaman farkı, bulunulan yerin dağlık veya tepelerle kaplı olması gibi namaz vaktinin tam olarak tespit edilmesini engelleyen durumların var olmasıdır. Bu gerekçelerle ülkemizde temkin uygulaması bir müddet sürdürülmüş, namaz vakitlerini tespitte imsak ve güneşin doğuşunda bir miktar zaman çıkarılmış; öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinde de bir miktar eklenmiştir.
Ancak günümüzde teknik imkânlar son derece gelişmiş, her il ve ilçenin namaz vakitleri ayrı ayrı belirlenmiştir. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak “temkin/ihtiyat” uygulamasına artık ihtiyaç kalmadığı anlaşılmış ve 1983 yılından itibaren ülkemizde temkin uygulamasına son verilmiştir. Başkanlığımız takvimlerinde temkin uygulaması bulunmadığından, oruca başlayacak kişilerin gösterilen “imsak” saatinde yemeyi içmeyi kesmeleri gerekmektedir. Sabah namazı kılacak olanlar da imsak vaktinden itibaren namazlarını kılabilirler.
Sahur yemeğinin dindeki yeri ve önemi nedir? Sahur yemeği, oruç tutacak kişilerin imsak vaktinden önce gece yedikleri yemektir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sahura kalkmış ve ümmetine de tavsiye etmiştir **(Buhârî, Savm, 20)**. Hz. Peygamber (s.a.s.), hadislerinde sahur yemeğinin “bereket” **(Buhârî, Savm, 20)** ve “mübarek gıda” olduğunu (Ebû Dâvûd, Savm, 16) ayrıca sahur yemeğinin, Müslümanların orucu ile ehl-i kitabın orucu arasındaki en önemli farklardan biri olduğunu belirtmiştir **(Müslim, Sıyâm, 46)**.
Hz. Peygamber (s.a.s.)‟in sahurla ilgili söz ve uygulamalarından hareketle fakihler sahura kalkmanın ve sahuru geciktirmenin sünnet olduğunu söylemişlerdir **(Kâsânî, Bedâiü‟s-sanâî, Beyrût 1997, II, 632)**. Âlimler, sahurun oruca dayanma gücü verdiğini, maddi manevi bereketlere vesile olacağını bildirmişler; hadislerdeki “maddi bereketi”, Allah‟ın sonsuz cömertliği ile sahura kalkanlara mükâfat olarak verdiği rızık genişliği ve malda bereket ihsan etmesi; “manevi bereketi” de ecir ve sevap vermesi olarak anlamışlardır. Çünkü kişi sahura kalkmakla seher vaktini uyanık geçirmiş ve bu vakitte hem dua hem de istiğfar etmek suretiyle cennet ehlinin özelliklerine sahip olmuştur (Zâriyât 51/18). Bu şekilde manevi lezzetlerle başlanan oruç daha canlı, daha şevkli tutulur. Bu tür maddi-manevi bereketleri olan sahur ihmal edilmemelidir.
Toplumda insanlar arasında, örnek alınanların sayısı çok fazla değildir. İşlerindeki dürüstlüğüne ve kazancına bakarak işleri düzene koyanlar, dostlarının iyi ve güzel yaşayışındaki sadeliği hayatına tatbik edemeyenler ve derslerini çalışarak değil farklı yöntemlerle geçmeye çalışanlar ne kadar fazla, tersini yapanların sayısı da ne kadar az sayıdadır.
Bazen, arkadaşlarımızın, huyunu ve ahlakını beğendiğimiz oğlunu, kızını, damadını, gelinini; kendi eşdeğerler ile karşılaştırırız. Bazen kendi yakınlarımızı yereriz. Niye? Onları beğenmediğimiz, yaptıklarının doğru olmadığını belirtmek ve bildiğimiz, anlattığımız, örnek gördüğümüz kimseler gibi olmadığı için mi?
Bizler; iyiyi kötüden ayırt etmeyi, birbirimizi sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı, ahlaki güzellikleri, dürüstlüğü, doğruluğu, erdemli davranışı, hoşgörünün en mükemmelini, insana saygının en yücesini, şefkat ve merhametin boyutunu, adaletin tatbikatını, kısaca her şeyin en iyisini ve en güzelini, o Rahmet Peygamberinin tebliğ, tavsiye ve uygulamalarından öğreniyoruz. Hayatımızı anlamlı kılan değerlerimizi, Dünya ve Ahiret dengesini, insan onuruna uyan yaşama sanatını bizlere hep o göstermiştir.
Ölçümüz, örnek alacağımız insanın Hazreti Muhammed (sav) olması gerektiği başka nasıl ifade edilebilir. Peygamberimizi şairimiz: “Müjdecim, Kurtarıcım, Rehberim, Peygamberim” diyerek ne güzel ifade etmiştir.
Bizleri yaratan Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de peygamberimizden bahisle: “Andolsun ki, Allah’ın Rasülünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” buyuruyor. İşte bu yüzden, Ashab onun hayatını titizlikle incelemiş, ilke ve prensiplerini önce kendileri için örnek almış, hem de kendilerinden sonra gelecek olan nesillere aktarmak için büyük bir gayret ve özen göstermişlerdir.
Ahiret iyiliğini, selametle yaşamayı ve bütün faziletleri kendisinde kazanmak isteyen kişi, Hz. Muhammed’i (sav) örnek almalı. Çünkü Allah’ın Resulü, bütün hayırlarda ve güzelliklerde en ileridedir. Allah onun ahlakını övmüş, faziletleri en mükemmel şekliyle onda toplamış ve onu her türlü kusurlardan arındırmıştır. Peygamberimiz asırlar öncesinde günümüze hitap ederek bizleri uyarmıştır.
Peygamber Efendimiz bize kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi öğreten; neye hangi gözle bakmamız gerektiğini anlatan; en iyiye ve mükemmele nasıl ulaşacağımızı belleten bir peygamberdir. Kısacası fani ömrü en iyi şekilde değerlendirmenin yolunu, dünya hayatında başarılı olmanın yöntemini gösterendir.
Sözlerin en hayırlısının Kur’an-ı Kerim, gidilecek yolların en iyisinin kendi yolu olduğunu kesin bir dille söyleyen; Allah’ın kitabını elimize alarak kendi yoluna düşmemizi, Allah’ın Kitabını okuyarak, buyruklarını yaparak izinden gitmemizi tembih eden O’dur. Böyle yaptığımız takdirde hiçbir yanlışa düşmeden, bizi avlamayı bekleyen kurtlara yem olmadan yolun sonuna varacağımızı hatırlatan O’dur. Duyguları akıl, tecrübe ve vahyin ışığında uyarmak, ciddi ve meşru işlere yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir mücahede ile kazanabilecektir. Nefsin istekleri ne kadar cazip de olsa onlara boyun eğmemek, ibadetler ve diğer buyruklar nefse ne kadar zor ve ağır gelse de onları seve seve yapmak gerektiğini bize o anlattı.
Bizim en önemli meselemiz, iyi bir Müslüman, iyi bir mü’min olabilmektir. Mü’min olabilmek için de kendimizi her an hesaba çekmemiz yani düşünce ve davranışlarımızı her an kontrol etmemiz gerekmektedir. Peygamber Efendimiz bu konuda bize şunları söylüyor:
“Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır”
Diğer bir söyleyişle, akıllı adam kıyamette hesaba çekilmeden önce kendini dünyada hesaba çeken kişidir. Konuyla ilgili “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Allah’ın huzurunda vereceğiniz o büyük hesaba kendinizi şimdiden hazırlayınız. Kendini daha dünyada iken hesaba çekenlerin ahiretteki hesapları kolay geçecektir.” ifade edilen bu söz ne kadar güzeldir.
Kendini hesaba çekmenin çeşitli yolları vardır. İnsan kendi kendine bazı sorular sormak ve bu soruların cevabını aramak suretiyle de nefis muhasebesi yapabilir. Yaşadığımız Müslümanlık ile, kendimize örnek aldığımız Hz. Muhammed’in ölçülerini karşılaştırarak, kendi müslümanlığımızın derecesini ölçmeliyiz. Madem Peygamberimizi çok seviyoruz, onu adı anıldığında büyük bir coşku ile salat ve selam gönderiyoruz, şefaatine kavuşmak için dualar ediyoruz. O halde biz ne kadar peygambere yakınız, peygamber bize ne kadar yakın….
Şimdi küçük bir denemesini yapalım. Kendinize sorular yöneltin. Cevaplarını da kendimiz vermeye çalışalım. Ama cevap vermeden önce Peygamberimizin örnek almamız gereken hadislerini ve değerlerini dikkate almalıyız.
Haftaya sorular gelecek, hazırlayın kendinizi bakalım durumumuza, Efendim! hayatınızın huzurlu olması dileğiyle…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
bursa escort görükle eskort görükle escort bayan bursa görükle escort bursa escort bursa escort bayan