40,2607$% 0.13
46,7252€% 0.08
53,9495£% 0.21
4.320,96%0,56
3.334,69%0,33
10.219,40%-0,06
02:00
10 December 2025 Wednesday
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, gençlerin millî ve manevî değerler doğrultusunda yetişmelerine katkı sağlamak ve dinî-ahlakî değerlerini pekiştirmek amacıyla üniversite öğrencilerine yönelik “Umre Ödüllü Gençlik Bilgi Yarışması” düzenlenecek.
Ülke genelinde gerçekleştirilecek olan yarışma, üniversite öğrencilerinin bilgi düzeylerini ölçmeyi ve aynı zamanda manevî kazanımlarını artırmayı hedefliyor.
Yarışma, 11 Nisan 2026 Cumartesi günü saat 14.30’da yapılacak. Öğrenciler, belirlenen merkezlerde aynı anda yarışmaya katılacak.
Yarışmada dereceye giren öğrencilere umre ödülü verilecek. Bu yönüyle yarışma, hem akademik hem de manevi açıdan büyük bir teşvik sunuyor.
Yarışmanın usul ve esasları ile ayrıntılı bilgi notuna
yarisma.diyanet.gov.tr adresinden ulaşılabileceği bildirildi.
SÜMEYYE bint HUBBÂT (سميّة بنت خبّاط)**
Künyesi: Ümmü Ammâr
Vefatı: 615 [?]
Sümeyye bint Hubbât (ö. 615 [?]), İslâm tarihine ilk kadın şehid olarak geçen sahâbîdir. Babasının adı kaynaklarda Habât, Habat ve Hayyât şeklinde de kaydedilmektedir. Sümeyye, başlangıçta Ebû Cehil’in amcası olan Ebû Huzeyfe b. Mugīre’nin (ö. ?) kölesi idi.
Sümeyye’nin eşi, yine ilk müslümanlardan olan Yâsir b. Âmir (ö. 615 [?])’dir. Yemenli Ans kabilesine mensup olan Yâsir, kaybolan kardeşini aramak amacıyla kardeşleri Hâris ve Mâlik ile birlikte Mekke’ye gelmiş, burada kalabilmek için Benî Mahzûm kabilesinden Ebû Huzeyfe’nin himayesine girmiştir. Ebû Huzeyfe bir süre sonra câriyesi Sümeyye’yi Yâsir ile evlendirmiştir. Bu evlilikten, ileride büyük bir sahâbî ve şehid olacak olan Ammâr b. Yâsir dünyaya gelmiştir.
İslâmiyet’in ilk dönemlerinde tebliğ faaliyetleri gizlice yürütülmüş, müslümanlar kimliklerini açıklamamıştır. Ancak dinin açıktan tebliğ edilmesi emrinin gelmesiyle ilk müslümanlar imanlarını ilân etmişlerdir.
Sümeyye, Yâsir ve Ammâr, ilk müslüman kırk sahâbî arasında yer almıştır (İbn Sa‘d, III, 227). Ayrıca Sümeyye ve Ammâr, Mekke’de müslümanlığını açıkça ilân eden ilk yedi kişi arasında zikredilmektedir:
Hz. Muhammed – İslâm Peygamberi
Hz. Ebû Bekir – İlk halife
Bilâl-i Habeşî – İlk müezzin
Habbâb b. Eret – İlk müslümanlardan
(veya) Mikdâd b. Amr
Suheyb b. Sinân – Rûmî lakaplı sahâbî
Ammâr b. Yâsir (570–657)
Annesi Sümeyye bint Hubbât (ö. 615 [?]) (Müsned, I, 404; İbn Hacer, IV, 335).
Resûlullah ve Ebû Bekir dışındaki bu kişiler, kendilerini koruyacak kimseleri bulunmadığı için ağır işkencelere uğramış, üzerlerine demir zırhlar giydirilip kızgın güneş altında saatlerce bekletilmişlerdir (Müsned, I, 404).
Ebû Huzeyfe, Sümeyye’yi daha sonra yeğeni olan Ebû Cehil’e vermiş ve Sümeyye onun kölesi olmuştur. Yâsir ve Ammâr da Ebû Cehil’in sülâlesinin emri altında bulunduğundan hakarete ve ağır işkencelere maruz kalmışlardır.
Bir gün Mekke’nin Ebtah bölgesinde, kızgın güneş altında işkence görürlerken Resûlullah (570–632) yanlarına gelerek şöyle buyurmuştur:
“Ey Yâsir ailesi! Sabredin. Müjdeler olsun ki yeriniz cennettir.”(Hâkim, III, 388)
Bu müjde, Yâsir ailesinin direncini daha da artırmıştır.
Sümeyye, yaşlı olmasına rağmen işkenceler karşısında büyük bir direniş göstermiş ve müşriklerin isteklerine boyun eğmemiştir. Ebû Cehil, fiziksel işkencenin yanında kendisine ağır hakaretlerde bulunmuş, iman etmesinin sebebine iftiralar atarak namusuna dil uzatmıştır. Sonunda onu mızrakla edep yerinden yaralayarak şehid etmiştir.
Bu olay muhtemelen 615 yılında meydana gelmiştir (İbn Ebû Şeybe, VIII, 42). Böylece Sümeyye bint Hubbât, İslâm tarihinde şehidlik mertebesine ulaşan ilk kadın olmuştur. Bu durum İslâm tarihi açısından büyük bir dönüm noktasıdır.
Hz. Peygamber (570–632), Sümeyye’nin iman uğruna gösterdiği fedakârlığı hiçbir zaman unutmamıştır. Ebû Cehil, Bedir Gazvesi (624)’te öldürüldüğünde Ammâr b. Yâsir’e şöyle buyurmuştur:
“Allah, anneni öldürenin hakkından geldi.” (İbn Hacer, IV, 335)
Hz. Peygamber (570–632), Ammâr b. Yâsir’in adeta ileride şehid edileceğini haber verirken ona babasına değilde, annesine nisbetle hitap etmiş ve sık sık:
“Ey Sümeyye’nin oğlu!” ifadesini kullanmıştır (Müslim, “Fiten”, 70–71).
Sümeyye’nin şehâdetinden kısa bir süre sonra eşi Yâsir b. Âmir (ö. 615 [?]) de işkenceler neticesinde şehid edilmiştir. Oğulları Ammâr b. Yâsir (570–657) ise yıllar sonra Sıffîn Savaşı’nda (657) şehid olmuştur. Bazı rivayetlerde ise Yâsir’in Sümeyye’den önce şehid edildiği aktarılmaktadır (Belâzürî, I, 160).
Sümeyye bint Hubbât (ö. 615 [?]), İslâm tarihinde iman için canını feda eden ilk kadın şehid olarak eşsiz bir konuma sahiptir. Onun sabrı, direnci ve imanı, yalnız kendi dönemine değil, bütün çağlara örnek teşkil etmiştir. Yâsir ailesinin yaşadığı bu büyük fedakârlık, Mekke döneminde İslâm’ın ne kadar ağır şartlar altında yayıldığını açıkça göstermektedir.
Müellif: Aynur Uraler
Peygamber Efendimiz’in ﷺ risaletinden yaklaşık yirmi yıl önce, bugünkü Basra civarında yer alan eski Übülle şehrinin yöneticisi Sinan bin Malik en-Nümeyrî (ö. 600’lü yıllar başı) idi. Kisrâ’ya bağlı olarak görev yapıyordu. En çok sevdiği varlığı ise henüz beş yaşlarındaki oğlu Suheyb idi.
Suheyb; sarımtırak saçlı, beyaz tenli, zeki bakışlı, neşeli ve hayat dolu bir çocuktu. Babasının yorgunluğunu unutturan, yüzünü güldüren en büyük mutluluktu. Hem baba hem anne yönünden asil Arap soyuna mensuptu.
Bir gün annesi, Suheyb’i alıp hizmetkârlarla birlikte Irak’ta “Seniy” adlı bir köye dinlenmeye gitti. Ancak bu masum yolculuk bir felakete dönüştü. Ansızın Bizans askerleri köye baskın düzenledi. Erkekler öldürüldü, mallar yağmalandı, kadınlar ve çocuklar esir alındı. Küçük Suheyb de esirler arasındaydı.
Böylece Suheyb’in çocukluğu bir anda sona erdi.
Suheyb, Bizans topraklarında köle pazarlarında satıldı. El değiştirdikçe farklı evlerde, farklı hayatların içinde yaşadı. Bu süreçte Bizans toplumunu yakından tanıdı. Saraylarda gördüğü ahlaksızlıklar, zulüm ve sefahat onu derinden sarstı.
Kendi kendine şöyle diyordu:
“Böyle bir toplumu ancak büyük bir ilahi azap temizler.”
Yıllar geçti. Arapçayı neredeyse unuttu, diline Rum aksanı yerleşti. Artık herkes ona “Suheyb er-Rûmî” diyordu. Ancak kalbi hâlâ çölde atan bir Arap kalbiydi. Özgürlük ve vatan özlemi hiç dinmedi.
Bir gün bir Hristiyan rahipten şu müjdeyi işitti:
“Arabistan’da, Mekke’den son bir peygamber çıkmak üzeredir.”
Bu söz Suheyb’in yüreğinde bir kıvılcım yaktı. O günden sonra tek bir hayali vardı:
Özgür olup o peygambere kavuşmak.
Yıllar sonra kaçmayı başardı ve Mekke’ye ulaştı. Orada ticarete başladı, kısa sürede zengin oldu. Ama kalbi parayla değil, peygamber hasretiyle doluydu.
Bir gün Mekke’de şu haber yayıldı:
“Muhammed bin Abdullah (571–632) peygamber olduğunu ilan etti!”
Suheyb hemen sordu:
— “Bu kişi ‘el-Emîn’ diye bilinen zat mı?”
— “Evet!”
— “Nerede bulabilirim?”
Onu, Dârü’l-Erkam’a yönlendirdiler. Orada Ammâr bin Yâsir (ö. 657) ile birlikte içeri girdi. Kur’an’ı dinlediği an kalbi titredi. O an iman etti.
O günden sonra Suheyb, Hz. Muhammed ﷺ’in en büyük fedakârlarından biri oldu.
Suheyb;
Bilâl-i Habeşî (ö. 641),
Ammâr bin Yâsir (ö. 657),
Sümeyye bint Habbât (ö. 615, İslam’ın ilk şehidesi),
Habbâb bin Eret (ö. 657)
gibi müminlerle birlikte ağır işkencelere maruz kaldı. Ama o asla şikâyet etmedi. Çünkü biliyordu:
Cennet, sabrın ardından gelirdi.
Hicret izni çıktığında Suheyb de Medine’ye gitmek istedi. Ancak müşrikler onu yakaladı:
— “Malınla birlikte gidemezsin.”
Suheyb hiç tereddüt etmedi:
— “Malım size, canım bana! Bırakır mısınız?”
Onlar kabul etti. Suheyb her şeyini Mekke’de bırakıp yola çıktı. Elinde hiçbir şey yoktu ama kalbi imanla doluydu.
Kuba’ya ulaştığında Peygamberimiz ﷺ onu uzaktan gördü ve üç kez şöyle buyurdu:
“Kârlı bir alışveriş yaptın ey Ebu Yahyâ!”
O an Suheyb’in gözleri doldu. Çünkü Allah, onun bu fedakârlığını Kur’an’a taşımıştı:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için canını satar.” (Bakara, 207)
Suheyb bin Sinan er-Rûmî (ö. 38 H / 658 M):
O, malını verdi ama imanını kurtardı.
Ve gerçekten de en kârlı alışverişi yaptı…
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Safi Arpaguş, “Yüce dinimiz, insanların fiziksel farklılıklarına göre bir ayırım yapmamaktadır. Bununla beraber, toplumun dezavantajlı kesimlerinin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyi ve onlara yakınlık göstermeyi her vesileyle teşvik etmektedir.” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Safi Arpaguş, Ankara’da Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen “Peygamberimiz (s.a.s) ve Engelliler” başlıklı panele katıldı.
Türkiye Diyanet Vakfı Konferans Salonu’ndaki programda konuşan Başkan Arpaguş, insan hayatı ve onurunun mukaddes olduğunu belirterek, “Hangi ırk, din veya cinsiyette olursa olsun, engeli olsun veya olmasın, her insan onuruyla yaşama hakkına sahiptir. Zira onur, insanı çevresiyle kurduğu ilişkiyi belirleyen ve ona saygınlık kazandıran en temel unsurdur.” ifadelerini kullandı.
“Takva bilinci, bütün tabiata karşı insana ahlaki bir duruş kazandıracaktır”
“Bilinmelidir ki, insanın yaşadığı zorluklar veya fiziksel sınırlılıklar, onun kıymetinden hiç bir şey eksiltmez, onun değerini asla azaltmaz. Zira insanı varlık âleminde ayrıcalıklı kılan asıl değer, kalbinde yaşadığı iman ve takvadır.” diyen Başkan Arpaguş, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in “Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz; ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” hadis-i şerifini hatırlatarak, “Peygamber Efendimiz, insanı değerli kılacak asıl unsurun takva, iman, Allah’a olan saygı olduğunu ifade etmişlerdir. Takva bilinci engellilere, yetimlere, yaşlılara ve bütün tabiata karşı insana ahlaki bir duruş ve davranış kazandıracaktır.” şeklinde konuştu.
“Yüce dinimiz, tüm insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen bir hayat nizamıdır”
İslamiyet’in insanın kendisiyle, Rabbiyle, sosyal çevresiyle, ailesi, akrabaları ve komşularıyla ilişkilerini her boyutuyla düzenleyen bir din olduğunu dile getiren Başkan Arpaguş, “Yüce dinimiz, tüm insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen bir hayat nizamıdır. Özellikle sosyal ilişkilere büyük önem veren dinimiz, insanların fiziksel farklılıklarına göre bir ayırım yapmamaktadır. Bununla beraber, yetim, yaşlı, engelli, kimsesiz gibi toplumun dezavantajlı kesimlerinin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyi ve onlara yakınlık göstermeyi her vesileyle teşvik etmektedir.” ifadelerine yer verdi.
“Peygamber Efendimiz, engellileri topluma kazandırmıştır”
Başkan Arpaguş, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) engellileri toplumun diğer fertlerinden ayırt etmemiş, onlarla ilgilenmiş, onlara ziyadesiyle değer vermiştir. Onların problemlerine çözümler bulmuş, onlarla ilişkilerini daima müspet bir şekilde yürütmüştür. Engelli insanlara iltifatlarda bulunarak her daim gönüllerini almaya ve kalplerini kazanmaya çalışmıştır. Onların toplumdan dışlanmamaları ve geri planda kalmamaları için çeşitli hizmetlerde onların yeteneklerinden yararlanma cihetine giderek kendilerine yapabilecekleri farklı görevler vermiştir. Böylece onların hayatın merkezinde yer edinmelerini sağlamış ve onları topluma kazandırmıştır.”
Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet-i Seniyye’nin kaynaklık ettiği İslam medeniyetinin adalet ve merhameti toplumsal düzenin merkezine yerleştirdiğini ve engellileri sosyal yapının ayrılmaz bir parçası olarak gördüğünü ifade eden Başkan Arpaguş, “Yetimin yüzünü güldürmeyi, ihtiyaç sahibinin elinden tutmayı, güçsüze kol kanat germeyi, toplumsal dayanışmanın bir gereği saymıştır. Engelli bireyleri Allah’ın birer emaneti olarak bilmiş, onların haklarını güvence altına almak suretiyle onurlarını korumayı, sosyal hayata tam katılımlarını güçlü bir biçimde sağlamayı ve onları maddi-manevi desteklemeyi dini, ahlaki ve içtimai bir sorumluluk olarak değerlendirmiştir.” diye konuştu.
“Bizlere düşen, engelli kardeşlerimizin hayatın her alanında yer almalarını, huzur ve güven içinde olmalarını sağlamaktır”
Engellilerin toplumsal hayatta karşılaştıkları güçlükler, maruz bırakıldıkları zorluklar, problemler, çoğunlukla onlarda bulunan kısıtlılıklardan dolayı değil, toplumsal hassasiyetin eksikliğinden ve duyarsızlığından kaynaklandığına dikkati çeken Başkan Arpaguş, şunları kaydetti:
“Bu noktada özellikle vurgulamak isterim ki, toplumların olgunluk düzeyi, o toplumun kırılgan fertlerine gösterilen ilgi ve ihtimamla ortaya çıkar. Bir toplumun medeniyet seviyesi, o toplumdaki korunmaya muhtaç kimselerin, yetimlerin, yoksulların, yaşlıların ve elbette engelli bireylerin hayat standartlarında kendisini gösterir.
Bizlere düşen, karşılaştıkları zorlukları aşabilmeleri için engelli kardeşlerimize destek olmaktır. İhtiyaç duydukları her zaman onların yanında olduğumuzu hissettirmektir. Her türlü imkan ve fırsatlardan onların da gerektiği gibi yararlanabilmeleri hususunda elimizden gelen gayreti göstermektir. Hayatın her alanında yer almalarını ve bulundukları her yerde huzur ve güven içinde olmalarını sağlamaktır.”
“Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, engelli bireyler için pek çok alanda hizmet yürütmekteyiz”
Başkan Arpaguş, engelli bireylere yönelik yürütülen çalışmalara ilişkin ise şu bilgileri verdi:
“Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, engelli bireyler için yürüttüğümüz çalışmaları Kur’an’ı Kerim’in bize işaret ettiği istikamette ve Peygamber Efendimizin örnekliğinde şekillendirmekteyiz. Camilerimizin erişilebilirliğinden Braille alfabesiyle Kur’an ve dini yayınlar neşrine, hutbelerin işaret diline çevrilmesinden dini yayınların işitme engelli kardeşlerimiz için seslendirilmesine, Kur’an kurslarında özel sınıflar oluşturulmasından her ay cami-engelli buluşmalarına kadar pek çok alanda hizmetler yürütmekteyiz.
Başkanlığımıza bağlı Kur’an kursları vasıtasıyla engelli vatandaşlarımıza yönelik özel eğitim programları uygulanmaktadır. Bu programlar, işitme ve görme engelli kardeşlerimiz için hazırlanan işaret dili ve Braille destekli eğitim materyalleriyle gerçekleştirilen hizmetlerdir.
Yine bu çerçevede engelli bireylerin Başkanlığımız hizmetlerinden daha etkin bir şekilde istifade edebilmelerine, moral ve motivasyonlarını artırarak hayata daha aktif katılabilmelerine destek olabilmek ve engellilik hususunda toplumsal bir bilinç ve farkındalık oluşturmak amacıyla da çeşitli sosyal etkinlikler de bulunmaktayız.”
Panele, Diyanet İşleri Başkanlığı üst düzey yöneticileri, aileler ve davetliler katıldı.
Bu makalede Üveysilik kavramının tasavvuf geleneğindeki tarihsel ve teorik çerçevesi incelenmekte, modern dönemde ortaya çıkan “Üveysilik zikri”, “ruhanî talimat alma” ve “rüyayla irşad” gibi iddiaların dinî epistemoloji bakımından geçerliliği tartışılmaktadır. Klasik kaynakların ortaya koyduğu çerçeve ışığında, günümüzde Üveysilik adı altında yürütülen bazı faaliyetlerin dinî meşruiyetinin bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Tasavvuf tarihinde “Üveysilik”, genellikle bir sûfînin zahirde görmediği bir şahıstan manevî eğitim aldığına inanılan özel bir irşad biçimi olarak ele alınır. Kavramın menşei, Yemenli bir zâhid olan Veysel Karanî’nin Hz. Peygamber ile yüz yüze görüşememiş olmasına rağmen, manevî olarak O’ndan feyiz aldığına dair kabul üzerine kuruludur.[1] Bu inanış, zaman içinde sembolik bir ifade olmasının yanı sıra, tasavvufta özel bir manevî hâl olarak değerlendirilmiştir.
Klasik tasavvuf literatüründe Üveysilik, kurumsal bir tarikat yapısı veya sistematik bir eğitim modeli olarak görülmez. Aksine, Veysel Karanî’nin şahsında temsili bir nitelik taşır. Üveysiliğin, modern bazı çevrelerde iddia edildiği şekilde “herkese açık manevî bir kanal” veya “ruhanî eğitim ağı” olarak yorumlanması, tarihsel ve ilmî temelden yoksundur.
Nitekim tasavvuf geleneğinde irşad, esasen yaşayan bir mürşid-mürid ilişkisine dayanır.[2] Vefat etmiş velilerin ruhlarından doğrudan talimat alındığı iddiası, hem klasik tarikat silsilelerinde hem de ilmî tasavvuf anlayışında karşılık bulmaz. Bu tür uygulamalar, suistimale açık olmaları yönüyle dinî otoritelerce de eleştirilmektedir.[3]
Günümüzde bazı çevreler tarafından “Üveysilik zikri” adıyla belirli uygulamalar önerilmekte, zikirlerin belli sayılarda yapılmasının zorunlu ve mucizevî sonuçlar doğuracağı iddia edilmektedir. Oysa İslami öğretiye göre dua ve zikrin kabulünde asıl olan ihlâs ve samimiyettir; belirli sayı şartı yalnızca sahih hadislerle sabit olan durumlarla sınırlıdır.[4]
Dolayısıyla sahih kaynaklarda yer almayan zikir formlarının dinî bir yükümlülük ya da üstünlük sebebi olarak sunulması, İslam’ın temel prensipleriyle bağdaşmaz. Bu tür yaklaşımlar, dinî pratikleri araçsallaştırarak metafizik beklentiler üzerinden manevî istismar alanı oluşturma riskini taşımaktadır.
Rüya, İslam epistemolojisinde objektif bilgi üretme aracı olarak kabul edilmez. Peygamberler dışındaki insanların rüyaları, bağlayıcı hüküm ifade etmez.[5] Hem kelâm hem fıkıh disiplinlerinde rüyaların dinî hüküm çıkarmaya elverişli olmadığı görüşü ağırlıktadır.
Bu bağlamda:
Rüyayı delil olarak kullanarak tarikat, zikir, hilafet veya manevî otorite tesis etmek, İslam düşüncesinin temel prensipleriyle çelişmektedir.
Bir Müslümanın dinî vecibelerini yerine getirebilmesi için bir tarikata bağlı olması zorunlu değildir. Tarikatlar, tarihsel süreçte dinî eğitimi destekleyen bir çerçeve oluşturmuş olsa da İslam’ın aslî hükümleri bireyin doğrudan Allah’a yönelişine dayanır.[6]
Bu nedenle, hem klasik kaynaklarda hem de çağdaş dinî otoritelerin değerlendirmelerinde vefat etmiş bir şeyhe bağlanmanın dinî bir dayanağı olmadığı açıkça belirtilmektedir. Bu tür uygulamaların dinî meşruiyetten ziyade, manevi istismar riski taşıdığı vurgulanmaktadır.[7]
Üveysilik kavramı yalnızca tarihsel veya zahirî bir olgu olarak değil, hikmet nazarıyla, yani kalp merkezli bir idrak perspektifiyle ele alındığında çok daha derin bir anlam ufku sunar. Tasavvuf geleneğinde hikmet; eşyanın hakikatini yerli yerinde görmek, olayların ardındaki ilahî düzeni kavramak ve bâtınî yönelişlerle kulun gönlünde açılan marifet pencerelerini fark etmektir. Bu açıdan bakıldığında Üveysilik, “bir kişiden değil, bir hakikatten feyiz almak” anlayışını temsil eder.
Hikmet ehline göre Üveysilik, esasen şahıslara değil, hâllere bağlı bir yakınlık biçimidir. Yani bir insanın manen terakki edebilmesi için illa bir şahısla fizikî temas kurması gerekmez; asıl olan kalbin Allah’a yönelişindeki doğruluk, ihlâs ve istikamettir.
Bu bakış açısı bize şunu öğretir:
Bu yönüyle Üveysilik, suistimale değil, ahlâkî kemâle kapı aralayan bir kavram olarak anlaşılmalıdır.
Hikmetle bakan sûfîler için zikir, sayıların değil, kalbin uyanıklığının konusudur. Bu nedenle Üveysilik adı altında ortaya çıkan “özel zikirler”, “gizli yöntemler” gibi iddiaların tasavvufun özündeki hikmete ters düştüğü anlaşılır.
Hikmet ehli şöyle der:
“Zikri çoğaltan dil değil, niyettir; gönlü arındıran sayı değil, samimiyettir.”
Dolayısıyla zikir, bir tekniğe indirgenemez. Zikir, bir hâl; kalbin Allah ile beraber olma bilincidir.
Rüya, hikmet nazarında bir işaret olabilir; fakat hüküm kaynağı olamaz. Hakikat, rüyaların değişken sembollerinden değil, istikamet ve takvâdan okunur.
Hikmet erbabı şöyle der:
“Rüya yola çağırır; yolu kurmaz.”
Bu nedenle rüya üzerinden makam, mansıp veya manevî görev iddia etmek, hikmetin değil nefsin işidir.
Sûfî perspektifinde mürşid, bir şahıstan ziyade bir aynadır: Kendinde hakikati gösteren bir ayna. Vefat etmiş bir velî ile bağ kurma iddiası, hikmet ölçülerine göre şu iki sebeple sorunludur:
Dolayısıyla hikmet nazarıyla Üveysilik, aracısız bir ilahî yakınlık arayışı, ama şahsız bir tarikat kurma çabası değildir.
Hikmet penceresinden bakıldığında Üveysilik:
Bugünkü bazı iddiaların aksine Üveysilik, ne gizli tekniklerle, ne özel zikirlerle, ne de rüya talimatlarıyla kazanılacak bir yol değildir.
Esas Üveysilik, kalpteki sadakat, ihlâs ve Allah’a yöneliş çabasıdır.
Üveysilik, tarihsel ve tasavvufî bağlamında bireysel bir manevî hâl olarak değerlendirilmelidir. Günümüzde buna eklemlenen “Üveysilik zikri”, “ruhani talimat”, “rüya ile irşad” gibi iddiaların hem tasavvuf geleneğinde hem de dinî epistemoloji açısından geçerliliği yoktur. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 03.05.2018 tarihli açıklaması, bu tür faaliyetlerin dinî bir değer taşımadığını, aksine istismar niteliği taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.
Müslümanların mahiyeti belirsiz oluşumlara karşı dikkatli olması ve dinî hayatlarını sahih kaynaklar doğrultusunda sürdürmesi önem arz etmektedir.
[1] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, c. 5, s. 441.
[2] Kuşeyrî, er-Risâle, s. 103–110.
[3] Din İşleri Yüksek Kurulu, “Üveysilik Hakkında Açıklama”, 03.05.2018.
[4] Tirmizî, Deavât, 66; Kur’ân, Mü’min 40/65.
[5] Gazzâlî, İhyâ, c. 3, “Rüya Bahsi”.
[6] İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, c. 11, s. 17–18.
[7] Din İşleri Yüksek Kurulu, a.g.e.