YAZARLAR

Zeynep Rana

Devlet-i Âliyye’de Ramazan -2

En ince hassasiyetleriyle bizlere misal olan Ecdad, Ramazan'ı da bizlere birer huzur sofrası gibi tüm değerleri ile sunmuştur.

Şefaatleri ümidiyle devam ediyoruz...

Sahur

Her kesimden insanlar, kendi imkânlarına göre sahur sofraları hazır eder, rast geldiğine buyur ederdi. Akşam iftar sofraları kadar cıvıltılı olmasa da, sahur sofralarının da kendine has bir atmosferi vardı. Büyük konaklarda fukaralar misafir edilir, ihtiyaçları görülürdü. Devlet ricâli, ihtiyaç sahiplerine bir zarfın içinde gizli olarak yardımda bulunurdu.
Sahurun en renkli unsuru ise Ramazan davulcularıydı. Kabiliyet isteyen bir iş idi. Eli mahir, sesi kuvvetli, şen insanlar olurdu. Nesilden nesile taşınan Ramazan manilerini ezberden okur, sahura bambaşka bir neşe katarlardı.

“Akşamdan pilavı pişirdim,
Gene karnımı şişirdim,
Ben çok mani bilecektim ama
Defteri yolda düşürdüm.”

“Eski cami direk ister,
Söylemeye yürek ister,
Benim karnım tok ama
Arkadaşımın canı börek ister”...

İftar Sofraları

Ramazanda, sokaklara, evlere, konaklara, bahçelere de renk gelir, bir tebessüm düşerdi çehrelere. Sofralar canlanır, kaşık sesleri daha gür yayılırdı evlerden. Her konak birer Dârü’t-Tabak (Ziyâfet evi) hâlini alır, kapı önlerinde nöbet bekleyen ev sahiplerinin ‘buyrun’ sesleriyle dolardı sokaklar. Başta Padişah ve devlet erkânı olmak üzere halkın ekserisi davetler düzenler, evvel muhtaç ve zaifler gözetilirdi. Büyük konaklardan küçük hanelere kadar her evde sofralar süslenir şerbetler yapılırdı. Emredenin emri beklenir dualar edilirdi. Avuçlar semaya birlikte kalkar, birlikte âminler söylenirdi. Hâne sahibi en güzel ikramlıkları bu sofralarda sunar, çehrelere düşen nahif tebessüm ile teşhir ederdi. Zemzem ve hurmalar kutlu beldenin huzurunu hissettirirdi. Konaklarda, odanın bir köşesine konmuş buhurdanlardan iftara yakın yayılan misk, ödağacı, anber kokuları sarardı her yanı. Hâne sahibi sofra başında misafirini bekler, âyetler terennüm ederdi. Emrolunduğunda, O’nun adı ile zemzemler içilir, şerbetler sunulurdu. Gözlerden, semaya açılan avuçlara rahmetler düşer, lisanlar hamd ile şükürler sunardı…
Ramazandan evvel cami ve meydanlarda toplananlar hummalı bir hazırlık içine girerlerdi. Meydanların belli yerlerine kazanlar yerleştirilir, uzun yer sofraları hazırlanır, toplu yemek imkânı sağlanırdı. Başta cihan padişahları olmak üzere bu sofralara herkes destek verirdi. Ramazan ayı boyunca çeşmelerin ve sebillerin içine şerbetler doldurulur, meşrubatlar ikram edilirdi.

Binler afiyet ola…

Mahya

İslamiyet’in ilk dönemlerinden itibaren camiler gece boyu açık kalır ve minareleri kandillerle aydınlatılırdı. Bu gelenek zaman içinde gelişmiş ve sanat hâlini almıştır. Osmanlı döneminde de, iki minareli camilerin arası renkli ışıklarla aydınlatılıp yazılar yazılırdı. Bir sanat haline gelen mahya,
zaman içinde Osmanlı’da meslek hâlini almıştır. Bu sanatı icra edecek kişinin, yeterli olup olmadığı, bir heyet tarafından tesbit edilir, ‘mahyacı’ ünvanını ancak o takdirde alabilirdi.
Yürekler Ramazana kavuşma heyecanı ile yanarken, mahyaları vesile edip ateşten harfler sunulur sanki Ramazana vuslat adına.
Yağ kandillerinin ve mahyaların ışıltıları, bir nevi coşkuyu yansıtırdı. Kandil gecelerinde ve bayramlarda zirveye ulaşan heyecana eşlik eder, tüm canlılıkları ile dile gelirlerdi. Bir şehrin en büyüleyici manzarası olsa gerek. Yükselen çatılar arasında ışıklandırılmış minareler şehrin paratoneri gibi dimdik ayakta…
İki minare arasına gerilen iplere, cam kandiller sıra ile dizilir. Birer yıldız dizesi gibi sergilenen bu kandiller ile mesajlar verilirdi…

Tembihnâme

Osmanlı Devleti Ramazan ayına mahsus tembihnâmeler yayınlardı. Bunlar, Ramazan ayının özelliklerini kapsayan, halkın dikkat etmesi gereken birtakım kurallar idi. Müslüman olan ve üzerine farz kılınan herkesin oruçlu olması, mazereti olmayanların yatsı namazı ve teravihlere iştirak etmesi, Gayr-i müslimlerin yeme içme gibi fiiliyatları sokakta, göz önünde gerçekleştirmemesi gibi maddeler içermekteydi. Bu maddeler imamlar ve muhtarlar tarafından halka duyurulurdu. Tembihnâmede, Ramazan içinde padişahın halk arasına karışacağı, bazı zamanlarda teravihlerde beraber olacağı, tebdil-i kıyafet edeceği de bildirilirdi.

Sûre

Osmanlı döneminde hususen Bursa yöresinde, iftara gelen misafirlere girişte şimşir kaşıklar hediye edilirdi. Her birinin üzerinde Kuran-ı Kerim’den bir sûrenin ismi yazardı. Gelen misafir elinde bulunan kaşıkta hangi isim yazıyorsa o sofraya teşrif ederdi. Zengin-yoksul ayırt etmeden sunulan sofralarda iftarlar yapılır, sohbetler edilirdi. Üzerinde âyet yazan şimşir kaşıklar ise sonrasında yakılır gül bahçelerine serpilirdi…
Binler gül dola bahçeniz…

Hırka-i Saadet Merasimi

Bu dönemde en önemli merasimlerden biri de Hırka-i Saadet Merasimi idi. Bu mübarek emanetlerin Osmanlı topraklarına geçmesi ile başlayan bu gelenek, yüzyıllar boyu devam etti. Revan odası, gül suyu ile yıkanır, anber yakılır, hırka-i saadet ziyarete hazırlanırdı. Ziyaret vaktinde kurra hafızları Kur’an okur, bülbül misali meşk ederdi. Gümüş sandukçayı altın anahtarı ile padişah açar, hırka-i şerifi çıkarır hürmet ile takdim ederdi. Sadrazam, Şeyh-ül İslam, Şehzadeler, Kadı Efendiler ve davet edilen raiyyet sırasıyla ziyaret eder, gül kokusun solurdu.

Bu mübarek bereketli günlerde padişahlar ve raiyyeti, peygamber aşkını daha ziyade zirvede yaşar, Sünnet-i Seniyye ışığı ile nurlanır ve nur saçar…
Ecdadın, peygamber aşkı gözlere katre kalblere yangın idi. Başının üstünde bir ömür ayak tozunu taşıyan ecdad, kalbini daim bir bilir, yolunu yolundan ayrı tutmaz, sözüne başka kelam katmaz idi…

Ecdadı bir Ramazan bereketi ile yâd ettik…

Rahmet ola…

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle