YAZARLAR

Temel TAŞLI

Niyet İnsanı Kurtarabilir mi?

Neticede bir iş ve amele götüren niyet insanı kurtarabilir. Aksine, azim ve gayrete inkılâb etmeyen bir niyet ise asla... Bir çiftçi tarlayı ekmeye niyet etse ama ekmese ürün alamayacağı gibi, ders çalışmaya niyet eden ama kitabı açmayan bir öğrenci de bir şey öğrenemez. Mutlaka bir teşebbüs bir çaba şarttır.

Niyet, bir kast ve teveccüh, bir azim ve şuur demektir. Niyet sâyesinde insan, nereye yöneldiğini, ne istediğini bilir ve yine onun sayesinde bir bulma ve elde etme şuuruna ulaşır.

İnsanın, bütün fiillerinin esası niyet olduğu gibi, eğilimlerine göre, "benim" deyip sahip çıkacağı işlerin vesilesi de yine niyettir. Hatta, diyebiliriz ki; kâinatta ve insan nefsinde her şey, hem başlangıç itibariyle, hem de devam itibariyle niyete bağlıdır. Ona dayandırmadan ne bir şeye varlık kazandırabilmek, ne de daha sonra onu devam ettirebilmek mümkün değildir.

Her şey, evvelâ zihinde bir tasarı olarak belirir. Sonra plânlaştırılır. Daha sonra da azim ve kararlılıkla tahakkuk ettirilir. Bu ilk tasarı ve plân olmadan, herhangi bir işe başlamak neticesiz olacağı gibi, irade ve azim görmeyen her tasarı ve plân da neticesiz kalacaktır.

Niyet, insanın iyiliklerine ve kötülüklerine bakan yönüyle de oldukça ehemmiyet arz etmektedir. Nice küçük işler vardır ki; niyet sayesinde büyür; bir dane iken bin başak, bir damla iken derya olur. Ve nice dağ gibi himmet ve gayretler de vardır ki, kötü niyet yüzünden semeresiz ve güdük kalmışlardır.

Kulluk şuur ve idrâkiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşru' bir kısım arzu ve isteklerden uzaklaşmalar, insanın başını en yüce âlemlere ulaştırır ve onu sultan kılar. Oysa ki, aynı hareketler ve daha binlercesi, bu idrâktan uzak yerine getirildiği zaman, ızdırap çekme ve yorulmadan başka birşeye yaramaz. Demek ki, yaradanı hoşnud etmek yolunda insan, hem işlediği şeyler, hem de terk ettiği şeylerle yükseliyor ve "ahsen-i`takvîm "e  mazhar oluyor. O'nun hoşnutluğu dışında ise, bin amel ve gayret hiçbir işe yaramıyor...

Niyet, öyle bir mâyedir ki, "yok" onunla "var" olup bir cilve gösterir; var gibi görünen şeyler de yine ondaki bozukluktan ötürü ölür ve tesirsiz kalır.

Gazâda, kanlı elbiseleri boynunda, ölüp gayyaya yuvarlananlar az olmadığı gibi, niceleri de dupduru niyeti sayesinde, yumuşak döşeklerde ölüp cennetlere gidebilir. Niyet, bu sınırlı ve geçici  dünya hayatında, sınırsızlığa kapı ve pencere açan esrarlı bir anahtar ve belli bir ömürde ebedî saâdet veya şekâvet va'deden müthiş bir dildir. Bu âleti güzel kullananlar, hayatlarında ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde, dünyalarına nur serpip ebedî aydınlık ve huzura erebilirler. Zîrâ, günlük, haftalık, aylık vazîfeler, samimiyetle edâ edildikçe, o vazîfelere bakan  fazîlet ve sevap, sadece vazifenin edâ edildiği zamana has kalmayacak; bilakis, bütün bir hayatın sâniye ve dakikalarını içine alacak şekilde tesir gösterecektir.

Cihada hazır bir asker, fiilen cihatta bulunmadığı zamanlarda dahî, mücahidlerin hissesine düşen sevâbı alacak. Kışlada nöbet saatinin gelmesini bekleyen bir er de, nöbet bekliyor gibi, kendini ibadete vermiş birinin ibâdeti kadar hasenât elde edecektir.

İşte bu sırdandır ki, inanan insan, geçici bir hayatta ebedi saadet ve ölümsüzlüğe erdiği gibi; inkâr eden de ebedî şekâvet ve talihsizliğe namzet olacaktır. İşte böyle, hem bitmeyen bir saâdet, hem de tükenip yok olmayan bir azâp ve şekâvet, sadece insanın niyetinde aranmalıdır. Ebedî iman ve istikâmet düşüncesi, ebedî saâdete vesile olacağı gibi, ebedî küfran ve inhiraf(kayma) düşüncesi de, ebedî talihsizliği netice verecektir.

Son dakikalarında kalbi, kulluk şuûruyla dolu bir insan, binlerce yıl ömrü olsa, düşünce dünyası istikâmetinde sarfedeceği için, o niyet ve kararlılıkda bulunduğundan ötürü, niyeti aynen amel kabul edilerek, ona göre muâmeleye tâbi tutulur. "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır". Öyle de, son dakikalarını yaşayan bir inkârcı, o ilhad ve küfür düşünceleri içinde, geleceğin binlerce yüz binlerce yılını karartma niyetinde olduğu için, niyetine göre cezaya çarptırılacaktır. Şeytan ebediyen yaşasa iman etmeme niyetinde,mü’min de ebedi yaşasa imanından vazgeçmeme niyetinde olduğu için ebedi cennet ve cehennemde kalma söz konusu olmaktadır. Burada hemen aklımıza Firavun’un Hz. Musa’yı takip ederken Kızıldeniz’de secdeye kapandığı halde iman edenlerden sayılmama sebebi aklımıza gelmektedir. Firavun’un niyeti iman etmek değil,o anki zor durumdan kurtulma hamlesidir. Bu nedenle iman etmiş sayılmamış ve o secde hali alemlere ibret bir mucize olarak günümüze kadar korunmuştur (Bkz.Yunus s.90-92).

İnkârcı, isteyerek ve dileyerek içinde yaşattığı küfrün cezasını çekeceği gibi, bütün küfür ve taşkınlıklara sebebiyet veren şeytan da, bağrında barındırdığı devamlı inkâr düşüncesinin cezasını, hem de bitmeyen bir azap olarak çekecektir.

Aslında, yaratılışına terettüp eden şeyler itibariyle, şeytanın gördüğü bir hayli iş ve hizmetler de vardır. İnsanın bir kısım istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirilmesinde, beşerin fıtratında bulunan pek çok müsbet madenin tasfiye görüp açığa çıkmasında; hatta, kalp ve ruhun uyanık ve tetkikte bulunmasında inkâr edilmeyecek kadar tesiri görülür şeytanın...

Evet o, fertlere ve cemaatlere musallat olur. Onların gönüllerine zehirli tohumlar saçarak, o gönülleri kötülüğün ve karanlığın yetiştirildiği tarlalar haline getirmeğe çalışır. Onun bu ifsat ve saptırma gayretlerine karşılık, bünyedeki manevi duygular alârma geçer, tıpkı, antibiyotiğe karşı vücudun teyakkuza geçmesi gibi... Bu ise insan latifelerinin (duygularının) gelişmesini, kuvvetlenmesini, hatta, bu en can alıcı hasım karşısında sık sık Yaratana sığınmasını netice verir ki, bu da insanın kalbî ve ruhî hayatı adına, pek az bir zarar ihtimâline karşılık, pek çok şey kazanması demektir. Böyle mânevî bir tesirle insanoğlunda mücâdele azminin kamçılanması ve onun dikkate ve teyakkuza sevk edilmesi, nice saf madenlerin som altın ve nice evliyâ ve asfiyânın, büyük mücahitler ve kahraman gâziler olarak ortaya çıkmalarına vesîle olmuştur.

Ne var ki, şeytanın, bu güzîde insanları, mücâhede ve mücâdeleye sevk edip, onlara pâyeler kazandırmasına mukâbil, kendisi için hiçbir mükâfat bahis mevzûu değildir. Çünkü o, yaptığı bu şeyleri, hak dostları yücelsin diye yapmıyor; bilâkis, onları günahlara sokmak ve yıkmak için yapıyor...

Demek oluyor ki, şeytanın hem niyeti bozuk, hem de ameli. O başkalarına kazandırdığı yüceliklerle değil; kendi pestliğine, niyet ve davranışlarının fena olmasına göre muameleye tâbi tutulacaktır.

Şeytanın, niyeti bozuk ve davranışları da fenâdır. Bir kere,.isyânı şuurluca ve saptırması bilerektir. "Ben sana secde ile emretmişken, seni, secde etmekten alıkoyan neydi? O (İblis) dedi: - Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. Allah (C.C) buyurdu: - İn oradan (cennetten) sana orada kibirlenmek gerekmez, çık. Çünkü sen, hor ve bayağı kimselerdensin. İblis: - Bana ba'solunacak(dirilme) güne kadar mühlet ver, dedi. Allah da: - Sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu."(Arâf, 12-16) Bu ilk isyan ve baş kaldırma, şuurluca bir cedel ve sonra da küfür yolunu seçmektir. İnsanlığı baştan çıkaracağına dâir olan yeminleri ise, beşerin bitip tükenme bilmeyen dramının esâsıdır.

Şeytanın, bu kararlılık ve niyetinden ötürüdür ki; onun düşmanlığı sayesinde uyanan bir kısım duygular, sahibi için faziletlere götürücü olsa bile, şeytan, o gayretinden ötürü asla mükâfat alamayacaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki, niyet mü'minin hayatında her şeydir. Ferdin ölü davranışlarına canlılık kazandıran o olduğu gibi, onun bütün bir ömrünü "bin veren" bir tarla haline getiren de odur. Sınırlı bir dünya hayatında, ebedî saadete bakan bütün kapı ve pencereleri açan o olduğu gibi, ebedî talihsizliği ve ebedî hüsrânı hazırlayan da odur.

"Ameller niyetlere göredir. " Muâmele de amele göre cereyan edecektir.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle