YAZARLAR

Sıddıka Zeynep Bozkuş

BEN SENİ HÂLÂ

Bilmediği şeyden mi korkar insan ;korktuğundan mı bilmeye yeltenmez ? İşte sana bir bilmece...
Eskiler ; insan bilmediğinin düşmanıdır, derler. Ben sana düşmandım söz gelimi. Seni uzaktan bilmiş olmanın sancısı , beni kabuslara mahkum kılıyordu.Şimdi ne mi değişti ? Bilmiyorum aslında. Sadece bilmek için bir adım daha atmıştım. İnsanı bilmek ; öyle , yolu izi bilmek gibi , bir yemek tarifini ya da bir dili öğrenmek gibi kolay değildi .Belki onlarca dil bilebilirdiniz ya da onlarca ülke gezmiş olabilirdiniz fakat bırakın bir başka insanı bilip anlamayı , kendinizi bile tanımış olmanıza yetemezdiniz bazen.Bu yüzden korkmalıydım , korkmalıydık herkesten ve her şeyden önce kendimizi tanıyamadan öte tarafa gitmekten.
Biraz kafanızı karıştıracağım müsaadenizle “ karışık kafa , boş kafadan iyidir “ der ,sevgili İsmet Özel.
Kader ve zaman , sınırlarını göremediğimiz uçsuz bucaksız bir yoldu kanımca.

Bizler duyularımızın sınırlarından ötesini ; ne ileriyi ne geriyi bilemeyen yolcular olmalıydık. Söz gelimi; şu an bulunduğum binada , salon duvarımın arkası gözlerimle göremeyeceğim hadiselere gebe olabilirdi. Duvarın ardında bir başka dairenin ve hayatın olmasında,benim bunu biliyor ya da görüyor olmamamın hiçbir payı yoktu.Ben arabamla yolda ilerleyen bir yolcuydum.Şu an İstanbul’da olmam belki hiç Hindistan’a gitmemiş olmam ,Hindistan’ın var olmadığı anlamına gelmiyordu. Geçmiş de gelecek de vardı ve benim bakış açım bulunduğum noktadan ibaretti .Tıpkı iletişimin iki kişilik olması gibi zamanla ve mekanla da böyle özel ilişkilerimiz vardı .Bizim hiç tanımadığımız Hindistan’a dair bildiklerimiz , bize anlatılanlardan anladığımız kadardı. Bir kitabı okuyarak hayal etmekteki sınırsızlığımız ; aynı kitabın sinema uyarlamasında , senaristin penceresinde ; hayal kırıklıklarına dönüşebiliyordu.Bu yüzden kendimiz mi tanımalıydık birçok şeyi ; bebeklerin her şeyi ağzına götürmesi gibi kendi ellerimizle mi tatmalıydık ya da bir lokmasını tatmış olduğu yiyeceğin içeriğini tahmîn edebilecek gözlem gücüne sahip gurmeler mi olabilmeliydik ? Birileri yalancıydı ve birileri başka gözle görüyordu , birileri de menfaatleri icabı görmüyordu . Kimsenin gözlüğüyle bakamazdık ; bunu yapmış olsak bir zaman sonra hepimizin gözleri aynı numara olabilirdi , bazı hallerde tek bir bakış olmalıydı ; ümmet olmak , millet olmak , aile olmak gibi uyumun olmazsa olmaz sayılacağı hallerde bunu kabul etmeliydik ama bazı hallerde.… Birinin elbisesini giymek , onun resmiyle , şiiriyle , şarkısıyla yatıp kalkmak da ruhlarımız arasında görünmez bir bağa davet çıkarabiliyordu.. Henüz şekillenmemiş körpe dimağlarda ya da düşünmeyip başkalarının aklını içerek beslenirken yaratıcının insana verdiği en büyük melekeyi”düşünmeyi” git gide kaybeden kimselerde “fan olmak “ koyunlaşmanın ta kendisi olabilir miydi? Fareli köyün kavalcıları fareler sayısınca çoğalmış mıydı ? Dünyanın globalleşmesi kavalcıların melodilerinin- veba- taşıyıcı farelerce her yere ulaşmasına zemin mi hazırlıyordu ?
Bir insansa keşfetmek istediğiniz yer , bir başka gezegeni anlamak kadar zor olabilirdi işiniz. Güneş bile adil sayılmazdı , ne çok seveni vardı ve ne çok bağımlısı. Her akşam çekip gitmesi yok muydu öyle kibirle , tüm renkleri , eteklerinde sürüyerek. Sadakati yok muydu ya ? Her sabah söz verdiği gibi gelerek güven tazelemesi...
Oysa hep monotonluktan bildik depresyonu. Değişken olmayandan , olduğu gibi kalandan aldık hıncımızı. Güven vermek istikrar istiyordu. Bir bebeğin bile her ihtiyacında yanında olmaktı , şefkatti , sabırdı istikrar. Kelimelerimizle mi oynamıştı birileri ? At üstünde bile olsa beş vakit secde eden ecdadın şöyle dertleri yoktu mesela ; bu tatilde nereye gideceğini , ne giyinip ne yiyeceğini ya da sosyal medyada paylaşacağı hikayesi için yol almayı dert etmiyorlardı. Birileri monoton hayat depresyon kaynağıdır , deyiverdi. Birileri daha geldi ve değişim : stres deyip kodladı fikrimizi. Bir başka uzman da tuttu, değişim olmazsa insan hafızası körelir , dedi ve gitti. Rahmetli büyükanneme sorarsanız : “Edepsizliğin adını, stres koymuşlardı.”Bizim zamanımızda anaya, ataya ,eşe ,dosta şarlamak diye bir şey yoktu , şimdi her türlü arsızlığa bir kılıf bulmuşlar ; stres , diyorlar ,derdi. Evet , çocuk yetiştirenler bilir ; her şeye sahip bir çocuğu mutlu edecek sürpriz bir yumurta olmadığı gibi her istediğini elde eden yetişkinin de”mutluluk” kavramına yüklemiş olduğu kriterleri yakalamasızorlaşacaktır.. Hayat bir döngüden ibaret ve her şey özüne ait ki şehir insanı beton yığınları arasında teraryum içinde , kaybettiği masalı aramakta. Birilerinin bizlere medeniyeti konserve kutularıyla sunmasıyla başlıyordu biraz da kayboluş.Hatta sözelci de olmamalıydık ki birileri adımıza nasıl düşüneceğimize karar versin.. Her şey bilimsel olmalıydı. Formüle edilemiyordu madem ; formülleri yazanı arayacak bilge et parçası tesadüf olmalıydı , neyse bilirsiniz uzun hikâye ..Beyinlerimiz hazır formülleri içmeliydi , hem sayısal hem de yaratıcı zeka ile keşfedecek kadar zeki de olmamalıydık. Bu hiç iyi olmazdı. Kaderlerimiz oyuncak edilmişti söz gelimi ; kız çocukları modacı olmalıydı . Artık ezberci de olmamalıydık , kaç megabayt hafızası vardı teknolojinin. Ebu Hanife duysa elin hafızasına güvendiğimizi ezberlediği kitapları yeniden göstererek…Erkek çocuklarımetroseksüel ve evlilik sorumluluğuna katlanamayacak kadar rahat yetişmeliydi .Sonra kaybettirilen mutluluğu , sağlığı , aşkı ; yine bizim için yazılıp çizilen masallarda aramaya kalkmalıydık. Alışkanlıklarımız , bağımlılıklarımız ; lahmacundan utandırılıphamburgeri modalaştıran ; Türk kahvesi yerine , garsona “ WaytÇaklıtmokka“söylemeyi moda saydıran...
Geçenlerde bir cafede oturuyordum , buraya sosyal medyadan hikaye atmak üzere geldiği her halinden belli bir grup gencin, ellerinde uçuşan telefonlarla eğlencelerine tanık olmuştum. Makiyato siparişi vermişlerdi.. Onlar hikayelerini atmış benim deneme yazımın ortasında bir hikayeye düşmüşlerdi. Gayet samimi olarak :
- Makiyatonun Türkçesi nedir, gençler ? diye sordum.
- Bilmiyoruz , dediler
- Garsona soralım , dedim. Garson sözlüye kaldırılmış öğrenci gibi heyecanlanarak gözlerinin mause’u ile ümitsiz , beynini tıkladı. : Bilmiyorum , diyerek havada bıraktı sorumu.
- Peki içeriği nedir , dedim ?!
- …

Gülümseyerek teşekkür ettim adamcağıza .Gençler de onun bu haline gülerek kopuyorlardı. Kopuyor muyduk git gide , bilmiyordum.?!
Dünyanın öbür ucunda bir masum müslümanın kanayan yarasını hissetmiyor ya da yurdumun köşesinde bir şehit anasının göz yaşlarını duymuyor muyduk ?Kahvesinin kremalı köpüğünün fotoğrafını dert edinen , bugün hikayesini orada burada arayan bir nesil tesadüf değildi. Bize ileri- geri oynayacak bumeranglar değil , geçmişten ders alıp geleceği kuracak gençlik gerek oğul!

   Ben seni hala tanımıyordum , dedim ya en çok bu yüzden korkmalıydım senden. Bir kendimizi tanımakla işe başlasak  belki dünyanın kaderini değiştirebilirdik.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle