YAZARLAR

Seyid Hadid

Süret ve Siret Uyuşmazlığı

Allah’ın en güzel ve en mükemmel şekilde kıvamında yarattığı varlık olan insan hem süreten hem de sireten en mükemmel olma sıfatını devam ettirmelidir. İnsanoğlu, süreten mükemmeliyeti devam ettiği halde çoğunlukla sireten mükemmeliyetini devam ettirememiştir. Tarih, sireten mükemmeliyetini devam ettiren insan ve toplumları hep iftiharla taşıdığı gibi sireten mükemmeliyetini devam ettirememiş toplumların da helak sahnelerini aktarmak zorunda kalmıştır.

Bir zamanlar, bilge bir insan ile Nuri adında bir şahıs bir yerden başka bir yere gitmek için bir yolculuğa çıkarlar. Yolculuk esnasında yoruldukları için bir mola ihtiyacı duyarlar. Bir ırmağın kenarında durup namazlarını kılarlar sonra dinlenmek için bir ağacın gölgesinde uzanırlar. Nuri kısa bir süre uykuya dalar. Uyurken, rüyasında yolculuğa tek başına devam ettiğini görür. Nihayet yolu üzerinde dışarıdan bakınca çok mükemmel bir saray görür. Sarayın, yaldızları, süslerini görünce bunun çok mükemmel olduğunu söyler ve içeri girer. İçeriye girince ne görsün! Sarayın içinin süslenmiş ve tefriş edilmiş olmasına rağmen viraneye döndüğünü, her tarafı dökülmüş olduğunu görür. Bunun dışında burnuna leş gibi kokular da gelir. Kusacak bir duruma gelince kendisini dışarı atar ve derki;

“Yazıklar olsun bu sarayın sahibine! Dışarıdan bakınca o kadar mükemmel bir sarayı var ama o bu saraya hiç bakım yapmamış, viraneye çevirmiş bir mezbele haline getirmiş.

Sonra yoluna devam eder. Ne baksın! az evvel gördüğü saraya benzer bir saray daha görür. Bu sarayın da dışarıdan çok mükemmel olduğunu görür, istemeyerek içine girer. İçeriye girince sarayın içinin süslenmemiş sade ve saraya yakışmayacak bir durumda olduğu, tezyin ve tefriş edilmediğinden şaşırır. Oradan da çıkarken ağzından şu sitemli cümle dökülür:

Bu sarayın sahibine de yazıklar olsun! Çok mükemmele bir saray inşa etmiş ama içini süslememiş ve tefriş etmemiş, bom boş bırakmış. Böyle saray mı olur?

Buradan ayrılınca bir müddet sonra daha önce gördüğü iki saray gibi tekrar dışarıdan mükemmel bir saray görür. Ancak pek girmek istemez. Ama çok aç ve susuz olduğu için şansını deneyip içeri girmeye karar verir. İçeri girince şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez dona kalır. Bir müddet etrafı seyreder. Çünkü sarayın içi öyle güzel tezyin ve tefriş edilmiş ki; seyre dalanın gözlerini kamaştırır, aklını alır. Sarayın her tarafının aydınlatılmış ve pırıl pırıl tertemiz olması ona ayrı bir güzellik katıyordu. İçeri grince o şaşkınlık içinde dudaklarında şu sözle dökülür:

Aman Allahım! Bu ne güzel saray, içi dışından da mükemmel; bunun sahibine helal olsun. Onu taktir ediyorum. Ben bu saraydan ayrılmayacak; burada yaşayacağım.

Derken, bilge kişi ona seslenir Nuri kardeş kalk yolumuza devam edelim!

Nuri uykudan uyanır ve bilge adama;
Sen ne yaptın ben ne güzel bir saraya girmiştim, orada kalacaktım. Sen, beni niçin uyandırdın.
Bilge adam; Nuri kardeş hele rüyanı bir anlatıver bakalım ne görmüşsün.

Nuri, rüyasını olduğu gibi anlatır. Bilge, ona rüyanın anlamını bilmek istermisin der. Bilge anlatmaya başlar:
Senin rüyada gördüğün saraylar üç farklı insanın sureti olup görünüşte hepsi birbirine benzer. Allah (c.c.), her insanı süreten en mükemmel şekilde yaratmıştır. O sarayların içine gelince onları da tek etek anlatacağım.

Birinci saray münafık bir insanı temsil eder. Zira kendisi dışarıdan güzel görünür ama içi yıklımış, harp olmuş ve kokuşmuştur. Allah (c.c.) Buyuruyor ki; “Ey resulum onların suretleri senin hoşuna gitmsin. Zira onlar duvara yaslanmış kütükler gibidir.”

İkinci saray de kafir bir insanı temsil eder. İnsan olması hasebiyle dışarıdan güzel görünür ama iman etmediği için kalbi süslenmemiş boş kalmış. Zira Allah (c.c.) “O gün onlar, başlarını dikrek koşarlar. Bakışları kendilerine bile dönmez. Onların kalpleri de bomboştur. ” Buyuruyor.

Üçüncüsü saray ise mü’min insanı temsil eder. Onun hem dışı güzel hem de içi dışından daha güzeldir. Zira, o kalbini iman ile tezyin etmiş, salih amellerle kalbini aydınlatmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) buyurduğu gibi mümin bir turunca bezer kokusu güzel tadı da güzeldir.

Bu kıssacık temsili hikayede üç insan tiplemesine yer verilmiştir. İnsanların hepsi Adem ve Havva’dan türemiş şeklen birbirine benzeyen kardeşlerdir. Süretlerine bakılınca ten farkı dışında onların birbirine çok benzedikleri muhakkaktır. Onların dış görünüşüne bakılınca kimin mümin, kimin munafık ve kimin kafir olduğunu bilemeyiz. Bu durumda insanları süretlerine göre katagorize edersek çok yanılırız. İnsanları, siretlerinden (inanç ve amellerinden) tanıyabiliriz. Bu durumda karşımıza Mü’min ve Kafir şeklinde iki insan tiplemesi çıkar. Ama üçüncü tiplemeyi tanımak her babayiğidin harcı değildir. Yani süret ve siret uyuşmazlığı olan münafığı tanımak pek mümkün değildir. Zira kendi dış görünüşü bize güzel görünür, kendisi de siretinin güzel olduğunu ispata çalır.

Allah (c.c.), "Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır."

Onların durumu kanser hastasının durumuna benzer; zira hasta olmalarına rağmen kendilerini hasta bilmezler. Hatta münafık kendi imanının mü’minin imanından daha üstün olduğunu iddia eder.

Allah (c.c.) şöyle buyurur: Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.
İşte süret ve siret uyşmazlığı en çok münafık tiplemesinde kendisini gösterir. Halbuki onlar sözleri, hal ve haretetleriyle kendilerini açığa verirler. Ama onları tanıyabilecek firasetli mü’mim çok azdır. “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir” ayeti buna delildir.

Süret ve siret uyuşmazlığı sadece münafıklara has bir durum değildir. Bazen müslüman da görünüşte çok dindar ve helal-haram konusunda çok hırslı görünebilir. Ama gizli hallerinde buna riayet etmediğini kendisi bilir; başkaları ise onun bu dırımuna muttali olmadığı için aldanır. Bu durumundan hoşnut olmamasına rağmen bunu devam ettirirse; zaman içinde kedisini iyi göstererek insanları aldatma onun huyu haline gelir ve bundan da hoşlanmaya başlar. Böylece farkına varmadan kendisi münafık olur. Allah (c.c.) “İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir” ayetleriyle bu tabloyu gözler önüne sermektedir.

Allah Resulü’nün (s.a.v.) “kimde dört vasıf bulunursa halis münafık olur O dört şeyden biri kendisinde bulunan kişi ise onu terk edinceye kadar münafıklıktan bir haslet bulunur Bunlar: Kendisine bir emanet bırakıldığı zaman ihanet eder; konuştuğunda yalan konuşur, anlaştığı zaman sözünde durmayıp bozar Bir kimseyle çekiştiği zaman aşırı giderek karşısındakinden fazla kötülük yapar” mübarek sözleri mevzuyu daha da vuzuha kavuşturmaktadır.

Souç olarak: İnsanların süretleri ve siretleri uyuştuğu taktirde onları tanımak kolay olur. Ancak süret ve siret uyuşmazlığı olan insanlar tanınmadıkları için bütün kötülükleri işleyebilirler. Müslümanlar için en büyük tehlike bu şerli varlıklar olduğu gibi bütün insanlık için de bir tehlike arz ederler. Bu tür insanların süretleri siretlerine tebeddül etse zaten insan olarak görülmezler. Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.)sünnetine uymayan her mü’min süret ve siret uyuşmazlığına maruz kalabilir.
Yani-Allah Korusun-münafık olabilir…. Aman Dikkattt..

Allahım! Süretlerimizi güzel kıldığın gibi siretlerimizi de güzel kıl.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle