YAZARLAR

Serdar AHLATCI

PİSLİK YAĞIYOR!

Bazen bir ayet yüzyıllardır yaşanan gerçeklerin/sorunların ana kaynağını bir cümleyle özetler: ‘’Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.’’ (Yunus 100)

İslam coğrafyasına şöyle bir göz attığımızda rahmet yağması gereken topraklara yıllardır pislik yağdığını görüyoruz.

Meleklerin kanatlarının gönülleri rahatlatan gölgeler olması gereken yerlerde şeytanların hâkim olduğunu ve hüküm sürdüğünü gözlemliyoruz.

Kur’an’ın, sünnetin, hakkın, adaletin ve huzurun izdüşümlerini görmek yerine, zulüm, kan ve gözyaşlarına şahit oluyoruz.

Kırklı yaşlarıma ayak bastığım şu günlerde neredeyse aklım erdi ereli gördüğüm manzara hep aynı; iç karartıcı, ruh daraltıcı…

Konumuzu kendi tarihsel çerçevemde (yaklaşık son otuz yıl) ele alacak olursak;

Doksanlı yıllarda pisliğin yağdığı yerler Irak topraklarıydı. Belki başlarındaki zalimdi, belki halkına işkenceler yapıyordu ve belki Kur’an ve sünnetten uzak bir yönetim sergiliyordu ama bunun tek sorumlusu elbette kendisi değildi. O o seviyeye gelinceye kadar kimse sesini çıkarmamıştı. Daha sonra o zalimin başını ezmek için küresel zalim olan Abd devreye girdi ve Irak halkının başına resmen pislik yağmasına vesile oldu.

Daha sonra benzer manzaraları Afganistan, Pakistan, Çeçenistan, Filistin ve dünyanın değişik İslam topraklarında gördük. Ve devamındaki süreçte Arap baharı adı altında Müslüman ülkeler tarumar edildi. Mısırla başlayıp, Libya’yla devam eden ve Suriye’yle zirveye ulaşan bir sürece bütün çıplaklığıyla şahit olduk. Hep dert yanan, hep sadece söz üreten ve hiç hatanın nereden kaynaklandığını araştırmayan taraf olduk. Bize dokunmayan yılan binyıl yaşasın misali içimize atılan zehirli atmosferi solumaya ve bu zehirle beslenmeye devam edip oralarda yaşanan ızdırap yüklü manzaralara ya sessiz kaldık ya da slogan üretmeden öteye gidemedik.

Ve bizim üzerimize yağdırılan maddi-manevi pislikleri rahmet edasıyla bünyemize katmaya devam ediyorduk. Aklımızı kullanmadığımızdan bilemediğimiz ve kestiremediğimiz bir gerçek vardı, o da, bir gün gelecek bu manevi zehirler cisimleşmiş halde evlerimizde, sokaklarımızda ve sosyal alanlarımızdaki yerini alacaktı ve öyle de oldu. Gözümüzü/yönümüzü ne tarafa çevirsek pisliğin modernleşmiş versiyonlarını karşımızda görüyoruz. Ve zaten bizler de o manzaraların içinde yaşamaya ve onların bir parçası olmaya alıştığımızdan/gönüllü olduğumuzdan bu durumdan rahatsızlık duymadığımız gibi hoşumuza da gidiyor…

Bütün bu pisliklerden kurtulmanın ve arınmanın yolu Kur’an ve sünnet olmasına rağmen bizler bu ana kaynaklardan uzak durduğumuzdan imansızlık bataklığında debelenmeye devam ediyoruz. En yüz kızartıcı iğrençliklerin, en mide bulandırıcı pisliklerin ve en aşağılara sürükleyen rezilliklerin içinde yüzüyoruz. Belki de asırlardır biriken ve süregelen bağnazlıklar, zihinlerimize çöreklenen köhne alışkanlıklar, indirilen dinden uzaklaşıp uydurulan ve gelenekselleşen uygulamalara yoğunlaşmamız bizi pisliklere doğru sürüklüyor…

Anlama ve kavrama körlüğünü zirvelerde yaşadığımızdan, şeytani duygusal kalıntılar ve birikimlerden sıyrılamadığımızdan, Nebevi ideallere bağlanamadığımızdan, kör bir inatçılığın tutsağı olduğumuzdan ve akıllarımızı bir kenara bıraktığımızdan nefislerimizin peşinden sürüklediğimiz hayatımız, şeytanla dostluklarımızı pekiştiriyor…

Ve zamanla direnme yeteneğimizi kaybediyoruz… Çünkü şeytan yavaş yavaş kemiriyor imani birikimlerimizi… Biz de o yolun yolcusu olunca, şeytanın işi oldukça kolaylaşıyor. Ve pislik bataklıklarında buluyoruz kendimizi…

Amansız ve çok yönlü çatışma sürüp gidiyor hak ile batıl arasında. Zehirli propagandaların esiri oluyoruz çoğu zaman. Dışarıdan bakıldığında hoş görünümlü, lezzetli ve güzel ambalajlı ama içeriği zehir saçıyordur aslında. O kadar itinalı hazırlanır ki tuzaklar, öyle kolay kolay anlaşılmaz. Mesajlar gizli kapaklı ve alttan altta verilir. Muhatap zehri yavaş yavaş alır ve zehirlendiğinin farkına bile varmaz. Ve hatta öyle alışır ki, artık kendi zehrini kendisi alır. Yani kendisi şeytanlaşır.

Şeytan öyle candan yaklaşır ki insana, bir anda sıcacık kollarında bulursun kendini ve koşa koşa teslim olursun şeytanına… Ve zamanla öyle bir hale gelirsin ki, kendin bile inanamazsın şeytanlaştığına… Misk deryalarında kulaç attığını ve sefa sürdüğünü sandığın zamanlar pisliklerde olduğunun farkına bile varmazsın, varamazsın, varamayız…

Şeytani ve beşeri sistemler çöpe atılıp, Allah(cc)’ın hükümlerine dönmedikçe ne bireysel ne de toplumsal manada huzur bulabilir, ne dünya ne de ahiret hayatımızda Allah(cc)’ın bize sunmayı vaat ettiği güzelliklere kavuşabiliriz. Çünkü O(cc)’nun dünyasında O(cc)’nun hükümleriyle yaşamıyor ve yönetilmiyoruz.

Peki çözüm yolu nedir? Elbette ki öncelikle bireysel yaşamda ve daha sonrasında toplumsal ve yönetimsel manada Allah(cc)’ın kitabı ve Resulünün(sav) sahih sünnetine acilen dönüş yapmak ve bu iki ana kaynakla yaşamak ve yönetmek…

Şu bizdeki cesarete bakar mısınız; O(cc)’nun mekânında, O(cc)’nun sunduğu güzelliklerle O(cc)’na isyan etmeye devam ediyoruz. İşin daha da ciddi olan boyutu ise, gideceğimiz sonsuz mekânın sahibi de yine O(cc)…

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle