YAZARLAR

Sema ERDEM

Sen Dışarıdan Onları Birlik İçinde Sanırsın; Oysa Kalpleri Darmadağınıktır

*Haşr 59/14.

Hakikat her an ayan beyan ortada durmaz. Bazen suret-i haktan görünüp önünüze perde çekerler. Bazen cebinize giren üç kuruş fazla dünyalık, bazen yüzünüze karşı dizilen ve inanmak istediğiniz methiyeler, bazen söz yalan olduğu halde onu söyleyenin gücü ve nüfuzu, bazen bazı korkular ve bazen bazı ümitler, olmak istediğiniz gibi hissettirir. Aslında olduğunuz başkadır ama gördüklerinizi değil görmek istediklerinizi mevcut sanarsınız. Size gösterilenlerin hakikat olmadığını bile bile zamanla kendi yalanına inanan savunucular olursunuz.

Hatırlarsınız 28 Şubat dönemi denilen bir garip zaman dilimi vardı. Ehl-i dünya korkular içindeyken bunun sebebi dindar insanlardı. Hangi gruptan, hangi siyasi partiden, hangi tarikatten, hangi cemaatten, hangi camiden, hangi mahalleden olduğu önemli olmaksızın bütün dindar müslümanlar korku sebebiydi. Aslında, öyle gösterilmişti. Tehdit unsuru kabul edilenlerin büyük çoğınluğu ise şaşkınlık içindeydi: “Ne oldu, nasıl oldu; bizim inandığımız ve yaşadığımız İslam dini dışarıdan nasıl böyle görünebilir? Biz bu değiliz. Bizim imanımız ahlak, iffet, namus gerektirir; bizim İslamımız Sünnete uygun ibadet ister; bizim kılık kıyafetimiz hem kendimizi hem başkalarını korur; biz sizin gösterdiğiniz gibi değiliz; yanlışınız var” diye haykırmamıza rağmen sesimizin çıkmadığını görmüş ve sonunda zamanın hakemliğine, Allah’ın takdirine razı olup beklemeye koyulmuştuk. Vasat dindarların bile sakallı ya da başörtülü müslümanlara bilhassa da ehl-i tarik yaşayanlara su-i zannı oluşmuştu. Pek çoğu, rüzgâr ne tarafa esiyorsa yelkenini ona göre ayarlamış, araziye göre renk bile değiştirmişti. Sonra sonra anlaşıldı ki gerçekler gösterilenler değilmiş. Kara görünenlerin ekseri üzerine atılan çamurlardan kara görünüyormuş. Kötü olmakla kötülenmek arasında hayati bir fark varmış.

Bugün o günleri sadece “haksızlığa uğradık, zulme maruz kaldık, eğitim hakkımız alındı, başörtümüze mani olundu, okuldan atıldık, işten kovulduk, fişlendik, işlendik, dişlendik..” vs diye yad edenler var. Haklılar bunların hepsi oldu. Fakat atladığımız bir şey de var: bunlar nasıl oldu, nasıl pirim verildi, neden insanlar bizimle ilgili gözlerinin boyanmasına müsaade ettiler? Neden gerçekleri saptıranların ekmeğine yağ sürdüler? Ve neden olduğumuz gibi değil, olmamızı istedikleri gibi gördüler? diye de düşünmek gerekiyor. Çünkü o gün de herkes doğruyu gördüğünü sanıyor ve iddia ediyor hatta şiddetle savunuyor ya da saldırıyordu. Sonra görüldü ki hiçbirşey beyaz camdan yansıdığı gibi değilmiş. Bugün de aynı mahallelerin insanları olanlar farklı “cephe”lerde aynı tehlikeyle karşı karşıya: hakikatin saptırılması ve inandırılma tehlikesi. O halde dönüp kendimize bakmak gerekiyor, doğru yerde miyiz diye. Üstelik bunu anlamanın da tek yolu var gibi geliyor: Kur’an’a ve sünnete uygun yaşamak, uygun yaşayanları bulmak, göz boyayanları tanımaya çalışıp, tedbirli olmak. Kur’an’ı merkeze alıp Sünneti olmazsa olmaz gören ve yaşayan insanlardan zarar gelmez. Çünkü Müslüman elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir (Buhari, İman, 4).

Yarın da bugünün suçlu sayılanlarından helallik istenir belki. “Bakamamışız görememişiz” denir belki. Yarın da kandırıldık denir. Öyle ya “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!” (A’raf, 7/38) da denir her zamanki gibi.

Hatırıma geldi paylaşmak isterim:
Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

… kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;

Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Yeryüzü ve üstündekiler senindir

Ve dahası

sen bir İNSAN olursun oğlum... (Rudyard Kipling’in “If” şiirinden.)

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle