YAZARLAR

Mustafa Solmaz

Ölüm Ve Ötesi

Günlük maddi işlerimizi yaptığımız sırada çoğumuzun unuttuğu ancak bir gün hepimizin kaçınılmaz olarak karşılaşacağı bir gerçek vardır. İşte bu gerçek ölümdür. Dünyevi lezzetlerin peşinde koşarken unuttuğumuz bu gerçek hakkında bir hadiste Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: ‘Lezzetleri yok eden ölümü çokça anınız.’1

Hz. Peygamber’in bu beyanı, bizim, hayatımıza çeki-düzen vermemiz gerektiğini göz önüne seriyor. Çünkü bu hayat ve ölüm boş yere ve gayesiz olarak yaratılmamıştır. Nitekim bu hususta Yüce Allah (CC), Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: ‘O, hanginizin daha iyi amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.’2

İşte bu ayette önce ölümün ardından hayatın zikredilmesi ölümden sonra ahiret hayatının var olduğuna bir delil olup, bu dünyada yaptıklarımızın karşılığının ahirette verileceğini ifade etmektedir. Bir ayet-i kerime de şöyle buyurulmaktadır: ‘Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.’3

O gün her şey susacak ve nefsimiz konuşacak. İşte sadece onun bile bu dünyada bizim yaptıklarımıza şahit olması ahirette yetecektir. Başka kimse hesap sormasa o bile tek başına bize yetecektir.

Ölümü bize kötü ve olumsuz bir olgu olarak gösteren şey, dünyalık nimetleri isteyen, ona arzuyla bağlanan nefsimiz ve işlemiş olduğumuz günahlarımızdır. Çünkü günahı olduğunun farkında olan nefis asla ölümü ve hesap vermeyi hatıra getirmez ve ölümü de hatırlamak istemez. Çünkü günahı olduğunu hatırlamak ve pişman olmak insanı tövbe etmeye sevk eder. Bu ise nefsin hoşuna gitmez. Günahsız insan olmadığı gibi, Efendimiz’ in beyanına uyan ve ölümü çokça hatırlayan insan da günaha girmeye çekinecek dolayısıyla Allah’ a sığınacaktır. Tasavvuf büyüklerinin hayatlarına bakıldığında çoğunun bir an önce Allah’ a kavuşma arzusunun olduğu görülür. Nitekim Mevlana da kendi vefat edeceği günü ‘Allah’a kavuşma günü’ anlamında ‘Şeb-i Arus’ olarak nitelemiştir. Onları bu düşünceye sevk eden anlayış, varlık gayelerinin farkında olmaları ve ona göre bir hayat yaşamalarıdır. Her an ölümü düşünerek bir hayat yaşamalarıdır. Kendini ölüme ve ahirete hazırlayanlar, bu gayeyle salih amel işleyenler için, ölüm, sadece otoyoldaki bir geçiş gişesidir. Bu hususta Diyanet İşleri Eski Başkanı Sn.Ali BARDAKOĞLU Hocamızın söylemiş olduğu şu söz hem bir gerçeği bizlere sunuyor hem de nasıl davranılması gerektiği hususunda bizlere yol gösteriyor: ‘İnsanlar kendileri için kabir hazırlayacaklarına kendilerini kabre hazırlasalar ölüm korkusu kalmaz.’ İnsanlar ölmeden kendilerine mezar yeri bakıyorlar. Bu elbette önemli ancak daha da önemlisi içine girilecek o mezar için hazırlık yapmaktır. Zira bizi mezar taşımızın süsü, deseni ve diğer işleri değil sadece ve sadece amelimiz kurtaracaktır.

Yine, ünlü şairimiz Necip Fazıl’ın ‘Ölüm Güzel Şey’ adlı şiirinde geçen şu ifadeler de ölümü bize kötü olarak gösteren nefsimiz için ibret verici ve düşündürücüdür;

‘Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber/Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?’
Konumuzla ilgili olarak üzerinde durmamız gereken bir diğer husus da şudur ki, bizlerin yapması gereken ‘ne zaman öleceğiz acaba?’ diye düşünmek değil; ölüm sonrası için hazırlık yapmaktır. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz, kendisine bu minvalde sorulan bir soru üzerine: ‘Ölümden sonrası için ne hazırladın?’ diyerek cevap vermiştir. Yine Hz. Peygamber Efendimiz başka bir hadisi şerifte şöyle buyurmaktadır: ‘Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl tükettiğinden, gençliğini ne şekilde yıprattığından, malını/servetini nereden kazanıp nerelere harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.’4
Hz. Peygamber’in tüm bu beyanları ve uyarıları çerçevesinde; Neden dünyamızda kötülükler, zulümler, savaşlar, öldürmeler, suçlar bir türlü sona ermiyor? Neden hırsızlık, arsızlık, edepsizlik, fuhuş, zina, taciz, uyuşturucu, alkol, kumar hiç azalmıyor? Neden yalan, dolan, gıybet, iftira hiç eksik olmuyor? Neden insanlar tabiata, çevreye ve diğer canlılara sürekli zarar veriyor? Neden insanlardaki daha çok kazanma, daha çok tüketme, daha çok sömürme, daha çok eğlenme hırs ve tutkusu, ikiyüzlülük, bencillik, haset, intikam, kin ve öfke bir türlü sona ermiyor? Sorularını sorduğumuzda şu cevabı almamız kaçınılmazdır; Ölüm, ahiret ve hesap vereceğimiz çoğu zaman aklımıza gelmiyor. Ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ettiğimiz anlar oluyor ki çoğu zaman da böyle geçiyor hayatımız.
Unutmayalım ki günah ve haramlardan uzaklaşıp sevaplara, hayırlara ve iyiliklere yönelmek için ölümü, ahireti ve hesabı daima hatırda tutmak gerekiyor. Dünya pazarında hiçbir şey karşılıksız verilmezken, ebedî âlemde vaat edilen nimetler çalışmadan, hazırlanmadan kazanılır mı? Mademki ölüm var, ahiret var, hesap var, mizan var, sırat var, cennet var, cehennem var; öyleyse ölüme, ahirete ve hesaba hazır olalım!
Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekelim!
…….
Kaynakça
1 Tirmizi, Zühd, 4
2 Mülk Suresi/2
3 İsra Suresi/13-14
4 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 1.

MUSTAFA SOLMAZ
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle