YAZARLAR

Mustafa Solmaz

MODERN ZAMANDA İSLAM KADININA BAKIŞ

Batı'da çıkan ve büyüyen sanayi devrimi, Rönesans ve reform; Batı insanının dünya görüşünde, siyasette, felsefede, tanrı, kadın tasavvurunda ve daha pek çok alanda büyük değişim ve gelişime sebep olmuştur. Dolayısıyla Batı toplumu ve bireyi geleneksel anlayış ve kabulden modern düşünceye yani her şeyin sorgulandığı ve araştırıldığı bir yapıya evrilmiştir. İslam dünyası ise batının bu değişimine ve ilerlemesine karşı bir cevap verememiş en azından bugün için yenilgiyi kabul etmiştir. Batı aydınları tarafından yapılan eleştirilerden ve en önemlilerinden biri İslam toplumundaki kadın konusundadır. Bu eleştiri oklarına ve modernleşmenin İslam toplumunda yaptığı etki ve değişim durumuna İslam entelektüelleri Kur’an’da ki kadın erkek eşitsizliğine dair yorumlanan ayetleri yorumlamış ve cevap vermişlerdir.

    İslam dünyasında yanlış kadın anlayışı, toplumsal düzen ve hukuk bağlamında kadını erkekten geri planda, kadını erkeğin karşısında konumlandırmış, kadın ve erkeğin arasında gerilimin olduğu bir düşünce günümüze kadar tevarüs etmiştir. Bu bakış açısını Kur’an’da geçen, erkeklerin kadınlar üzerinde 'kavvam' olduğu gibi ayetler ön plana çıkarmıştır. Kadını hep arka plana atan, onu toplumdan dışlayan, erkeklerin etkin olduğu bir dünya tasavvuru ortaya koyan düşünce, uydurulmuş hadislerle de desteklenerek ne yazık ki kadını hiç hak etmediği bir konuma düşürmüştür. Bu anlayış ne Hz. Peygamberin sahih sünnetine ne de Kur’an’ın mesajına uygundur. Aksine sahih sünnet 'Dünyanın en değerli varlığı, iyi huylu bir kadındır' diyerek kadının değerine vurgu yapmış, Kur’an’da ise insanı 'halife' olarak nitelendiren ve cinsiyet ayrımından bahsetmeyen kadın ve erkeği ceza ve mükâfat konusunda eşit tutan bir anlayış hâkimdir. Dolayısıyla Kur’an’dan ayetler ve uydurma hadisler getirerek kadını geri plana atan bir anlayış temelsizdir. Bu düşünce aslında Hz. Peygamber’in risalet yıllarında yıkmaya çalıştığı düşüncedir. O, kadını hak ettiği yere getirmeye çalışmış, kadını erkeklerin karşısında değil erkeklerle beraber aynı toplumda yaşayan ve gündelik işlerde de erkeklerle birlikte iş yapan bir anlayış oluşturtmaya çalışmıştır.

Kadın, Hz Peygamberin risalet yıllarında eski dönemlere nazaran daha iyi bir duruma getirilmiş; bu durum sadece Hz. Peygamberin dönemiyle sınırlı kalmasını değil her zaman ve her mekânda kadın haklarının iyileştirilerek devam etmesini gerekli kılmıştır. Çünkü sosyal bir varlık olan insan günlük yaşantıda ortak bir toplumsal yaşantıya sahiptir. Bu toplumda yaşarken karşılıklı hürmete ve üsluba sahip çıkıldığında sorun olmayacaktır ki İslam’ın ilk yıllarında kadınların savaşa dahi katıldığı malumdur. İşte böyle içli dışlı bir hayatta İslam, kadını evine kitlememiş bilakis ‘hayatın içinde ol ama karşılıklı hürmete ve saygıya dikkat et’ demiştir. Nitekim hadisler de de görüldüğü üzere ilk dönemlerde Müslüman kadınların yaralı erkekleri tedavi ettiğine rastlanmaktadır. Bu elbette zorunlu bir haldir.

Ancak bugün ortaya çıkan bazı kimseler İslam’ı daha iyi anladıklarını iddia ederek Müslüman kadınların sadece ev işiyle uğraşmasını, sadece eşine hizmetkâr olmasını istemekte ve öyle ki üniversiteye dahi gitmesini istememektedir. Çünkü onlara göre bu sakıncalıdır. Aslında sakıncalı olan onların bu anlayışı savunmalarıdır. Söze gelince üniversiteye gitmesin derler ancak hastaneye gidince bayan doktor isterler, söze gelince üniversiteye gitmesin derler ama oruç ve sağlıkla ilgili konularda Müslüman doktorlardan bilgi alınmasını isterler. Elbette her kadın İslam’ın kriterlerine dikkat ederek kendi kararını kendi verecektir. Ancak Müslüman kadın adına bir erkeğin ahkâm kesmesi kanaatimce yanlıştır.

Yine Kur’an, nazil olduğu dönemde kadına, bedevi Arapların hiç tanımamış olduğu haklar ve yetkiler vermiştir. Kadına erkeğin karşısında belli bir statü kazandırmıştır. Bu haklar sadece vahyin nazil olduğu dönemle sınırlandırılmamıştır. Sürekli iyileştirilerek kadının hak ettiği konuma getirileceği güne kadar sürdürülmesi Kur’an’ın ana mesajının bir gayesidir. Kur’an ve sahih sünnetin kadını iyi konuma getirme çabası nasıl oldu da bugün kadını hiç hak etmediği bir anlayışın içinde buldu kendisini? Hz. Peygamber vefat edip vahiy kesilince insanların yapıp ettiklerinden kınanma gibi bir durum ortadan kalktı.

Bu gerçeği Abdullah b. Ömer şöyle anlatmaktadır: ‘Biz hakkımızda Hz. Peygamber zamanında vahiy iner de azarlanırız korkusuyla kadınlarımıza karşı kötü bir söz söyleyemez ya da davranamazdık. Ne zaman ki, Hz. Peygamber vefat etti, işte o zaman ağır konuşmaya ve rahatça dilediğimizi yapmaya başladık'. Onun bu ifadesi son derece önemlidir. Zaman ilerledikçe toplum eski adetlerine geri dönmeye başlamış, Hz. Peygamberin insanlar için belirlemiş olduğu hedef ve Kur’an’ın mesajları hedefinden saptırılmış, bu iki kaynağın getirmiş olduğu haklar bile kadınların ellerinden alınmıştır.

İnsanlar kadınlar hakkındaki eski anlayışlarına geri dönmüş, kadınlar üzerindeki haklarını Kur’an’dan erkeklerin üstünlüğünle ilgili ayetlerle ve uydurulmuş hadislerle destekleyerek kadınlar yine toplumda geriye bırakılmış bir durumda kendilerini buldular. Elbette bunun birçok sorumlusu vardır ama en büyük sorumlu din eğitimi almış din adına konuşan bazı hocalar, ilahiyatçılar ve akademisyenlerdir. Çünkü sahih bir din anlayışını topluma anlatamadığımızda ister istemez farklı düşünceler neşet ediyor ve bu sefer elimizden bir şey de gel(e)miyor. Kasım Emin, 'kanitat' ifadesini 'itaat eden kadınlar' ifadesiyle birleştirmiş ve bu hasleti sadece kadınlarda aranması gereken bir durum olarak görmüştür.

Bu anlayış 7.yüzyıl Arap toplumunda gelişmiştir. Kur’an’da geçen 'nüşuz' kavramı yine sadece kadınlarda aranan bir haslet olarak anlaşılmıştır. Yine bu konuda Muhammed İkbal 'İslam'ın kadına gereken değeri verdiğini söylerken ‘daha sonra adet ve toplumsal geleneklerin baskısıyla bu değerin üzerinin örtüldüğünden bahsetmektedir. Modern dönem İslam entelektüelleri tezlerini daha çok Kur’an merkezli bir yapıya oturtarak kadını erkeğin karşısında değil onunla eşdeğer bir pozisyona getirmeye çalışmışlardır. Kadının tesettürü konusunda yine modern dönem İslam âlimleri, haklı olarak tesettürün toplumsal fitnenin önlenmesinde belirleyici bir özellik olmasına karşı çıkarlar.

Musa Carullah, tesettürü çok güzel ifade etmiştir. 'Hicap; kadınların yüzlerine ve vücutlarına ait değil, hürmetlerine ve hukuklarına aittir’ diyerek meseleyi çok güzel özetlemiştir. Carulllah, ahlaksızlığın kaynağı bir milletin yaşam tarzı ve terbiye anlayışıdır, daha genel ve temel meseledir. Her şeyi kadına yükleyerek kadını bir fitne unsuru olarak kabul etmek kabul edilemez bir durumdur. Carullah’ın fitne konusunda da söylemiş oldukları çok değerlidir. 'Fitne olsa erkeklerin gözlerinde ve kalplerinde olur' diyerek kadını bir fitne unsuru olarak kabul etmenin ve onu toplumdan tecrit etmenin kadınlar için yapılacak en kötü durum olduğunu belirtir. Carullah yine Kur’an’da geçen bir ifadeyi, 'kavvam' kavramını gelenekten günümüze kadar gelen erkeğin kadın üzerinde hâkim olmasını kabul etmeyerek ‘hâdimlik’ şeklinde yorumlamıştır. Görüldüğü gibi Carullah ve diğer İslam entelektüelleri konunun önemini ve yanlışlığını fark ederek bu meseleyi ele almışlardır.

Onlar, Kur’an ve uydurma hadislerden beslenerek kadını eğitim hakkından mahrum etmenin, onu sosyal hayattan tecrit etmenin yanlışlığını, yapmış oldukları çalışmalar ve eserleri ile ortaya koymuşlar ve bu anlayışın cahiliye dönemi adetleri olduğunu Kur’an ve sahih sünnetten delil getirerek belirtmişlerdir. Kadını hak ettiği konuma getirme çabası içerisinde olmuşlardır. Ancak bugün modernizmin etkili olduğu dönemimizde Kur’an’ın kadınlarla ilgili 'çok eşle evlilik’ (teaddüdi zevcat) , 'kadının şahitliği' gibi bazı ayetlere bakıldığında özellikle Batı insanı ve feminist söyleme göre yapılan bu konumlandırma Kur’an’ın ataerkil bir yapı sunduğunu ve kadını erkekler karşısında geri planda tuttuğunu iddia etmektedir ki zahiren bakıldığında doğru bir tespittir.

Günümüze kadar gelen kadın hakkındaki İslam dünyasındaki uygulama bunu açık ve net göstermektedir. Ancak bunun böyle uygulanması doğru olduğu anlamına gelmez. Hz. Peygamberin vefatından sonra Kur’an’daki kadınlarla ilgili ayetler, erkek egemenliği altında yorumlanarak kadını toplumdan dışlamanın, eğitim hakkından mahrum etmenin meşrutiyetini ilgili ayetlerle desteklemeye çalışmışlardır. Tabi ki bu bakış açısı kesinlikle yanlıştır. Kur’an’dan ayetler getirilerek kadını erkek egemenliği altında ikinci sınıf bir duruma getirme gibi göstermek ne Kur’an’ın asıl mesajına ne de sahih sünnete uygundur. Burada Batı insanlarının ve bizim gelenekçi âlimlerimizin kaçırdığı en önemli nokta Kur’an’ın indiği dönemin şartlarını ve özelliklerini bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırmaktır.

Yaşanılan ve sürekli akan bir hayat var. Kur’an işte bu hayatın olağan sürecinde aşama aşama nazil oluyor. Toplumu adeta ilmek ilmek örerek olgunlaştırıyor. Kur’an, indiği dönemin şartlarına ve muhatapların özelliklerine göre inmiştir. Bunu gözden kaçıran kişiler ki özellikle Batı insanı Kur’an’ın ataerkil bir yapı sunduğunu söyleyerek İslam'ı eleştirmiş, gelenekçi âlimlerimiz ise şartlara ve olgulara bakmadan hükümleri mutlak kabul edip erkek egemen bir toplum oluşturmaya çalışmıştır. Her iki anlayış da kesinlikle yanlıştır. Kur’an; ancak kendi indiği döneminin şartlarında bir devrim yapmıştır. Kadının haklarında cahiliye döneminin çok üzerine çıkmıştır.

Havla b. Salebe'ye cevap vermiş, onun hakkını korumaya çalışmıştır. Onun hükümlerinin devrimi, sadece vahiy dönemiyle sınırlı kalmayarak sürekli geliştirilerek devam ettirilmesi Kur’an’ın ana gayesidir. O gün Kur’an bize ana meseleyi çözme yöntemini göstermiştir. Biz bugün sorunları Kur’an çizgisinde nasıl çözeceğimizi araştırmalıyız. Kur’an’ın ana gayesine odaklanmadan onu salt bir emir kitabı olarak düşünmek İslam’ı anlayarak yaşamayı zorlaştıracaktır.

            Sonuç olarak denilebilir ki; Kur’an’ın indiği dönem iyi bir şekilde tahlil edilmeli, şartların ve dönemin özellikleri iyi araştırılmalı ki bizler Kur’an’ın asıl o zaman kadın konusunda ve daha birçok konuda ne anlatmak istediğini daha iyi anlarız. Böyle yapılmadığı takdirde kadın algısı Kur’an’ın hiç de hedeflemediği adaletsiz bir konuma doğru kaydırılmaktadır. Kadınlarla ilgili ayetler tefsir edilip yorumlanırken çok garabet ifadeler ortaya çıkmaktadır. Nisa/34. ayetteki ‘dövün’ ifadesi yorumlanırken bazı kişilerce misvakla dövün ya da dövün ifadesini hiçte uygun olmayan teviller yapılarak işlenmiştir. Yine buradaki anlam ıskalanmış veya ifade zahir anlamında uygulanarak sahih sünnete aykırı davranılmıştır.

İşte bu garabet yorumlar Kur’an’ın nazil olduğu dönemi bilmemekten ortaya çıkmaktadır. Çünkü oradaki dövün ifadesi o dönemde sadece dövmek anlamına gelmemektedir. Yine sahih sünnet çok iyi bilinmeli ki Hz. Peygamber hiç bir eşini dövmemiş, onların eğitim almasını önermiş, onlarla istişare edip sözlerine değer vermiştir. Ancak gelenek uydurulmuş hadislerle desteklendiğinde sahih sünnete hiç de uygun olmayan durumlar ortaya çıkmıştır. Hiç bir düşünce, akım, fikir, din tarafından kadınlar ikinci sınıf insan statüsüne düşürülemez. Toplumdan tecrit edilerek eğitim hakları elinden alınamaz.

Toplumda bir fitne unsuru olarak görülemez. Varsa bir fitne unsuru o da kadında değil başka yerlerde aranmalı ki bence bu fitne Kur’an’ın ahlaki ilkelerine uymayan tüm insan davranışlarında aranmalıdır. Hatta toplumlarda kadına karşı pozitif ayrımcılık uygulanabilir. Bu ayrımla bu günlere kadar ellerinden alınan hakların ve değerin belki telafisi yapılabilir. Şayet insanlar kadınların ellerinden eğitim haklarını alırsa, kadını toplumdan tecrit ederse, kadını erkeklerin yanında değil de karşılarında konumlandırırsa bu sadece kadınlara yapılmış bir kötülük değildir. Bu kötülük tüm insanlığa, bütün toplumlara yapılmış büyük bir kötülüktür.

Kadınlar eğitimden mahrum bırakılarak kendileri sosyal hayattan tecrit edilmiş olur. Böylece genç nesiller, toplumda karşı cinse nasıl davranılması ve onların toplumsal hayatta rol almasının gerekliliği hususunda eğitimsiz olarak yetiştirilecektir. Bu sorun ise toplumun, milletin, ülkenin geleceğine darbe vurmaktır. Çünkü toplumu oluşturan bu iki sınıftır.

Bir toplumun geleceğini kadına verilen değer ve önem belirler. Çünkü onların sosyal hayatta aldıkları roller milletin istikbalidir. Onlar toplumda nice başarılar kazanarak içinde bulunduğu topluma adeta çağ atlatabilecek güçtedir. Geleceğimize sahip çıkmak için kadınları eğitim hakkından mahrum ve onları sosyal hayattan tecrit etmemeliyiz. Bu anlamda İSLAM DÜNYASININ GELECEĞİNİ KADINA VERİLEN DEĞER VE ÖNEM BELİRLEYECEKTİR.
Saygılarımla…

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle