YAZARLAR

Muhit GÖNGÖRMÜŞ

Toplumu içten içe çürüten bir hastalık “NEMELAZIMCILIK”

Müslüman sorumluluk sahibi bir bireydir. O ilk önce, her şeyi yoktan var eden rabbine karşı, daha sonra ise etrafında cereyan eden her hadise karşısında mesuldür. Akıl ve irade sahibi bir varlık olması ve bağlı bulunduğu dinî değerler onun omuzlarına bu ağır yükü yüklemektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de konuya dair pek çok îkaz ve teşvik vardır. Örneğin bir âyet-i kerîmede “bir kötülük gördüğünde onu en güzel şekilde sav” (Mü’minun Suresi:96; Fussilet Suresi:34;) buyurularak, mü’min kişinin gördüğü nâhoş bir durum karşısında duyarsız kalmamasına, hatta böylesi bir zamanda tavrının nasıl olması gerektiğine işarette bulunulmaktadır.

Efendimiz (s.a.v)’in beyanlarında da bu meseleyle ilgili çok çarpıcı ifadeler mevcuttur. Kuşkusuz bunların başında da kulaklarımızın âşina olduğu şu hadis-i şerif gelmektedir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin. Buna güç yetiremezse diliyle düzeltsin. Buna da güç yetiremediği takdirde kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf mertebesidir” (Müslim, İman)

Evet, kâinatın efendisinin bu veciz ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, samimi bir mü’minin şahit olduğu bir olumsuzluk karşısında “bana ne” deme lüksü olamaz. Şuurlu bir müslüman hayatının her ânında gördüklerinden ve duyduklarından kendini sorumlu hisseder ve bu bilinçle hareket eder.

Sorumluluk şuurunun varlığı ne kadar kıymetli ve hayâtî öneme hâizse, yokluğu da o denli yıkıcı ve öldürücü olabilmektedir. Bu durum şahıslar için olduğu kadar toplum ve devletler için de geçerliliği olan bir hakikattır. İslam âlemine çok büyük hizmetleri olmuş olan Osmanlı Devleti’nin en güçlü olduğu dönemde, yaklaşık yarım asır padişahlık yapan Kanunî Sultan Süleyman zamanında yaşanan şu hadise, konunun önemini ifade etmesi adına çok çarpıcı bir örnektir.

O dönemle alakalı bilgiler veren tarih kaynaklarında bildirildiğine göre Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayâl eder, günün birinde “Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı?” diye endişe ederek derin derin düşünmeye başlar... Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ye gönderir... “Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı? Şeklinde mektubu gönderir.

Hünkârın özenle yazılmış mektubunu okuyan Yahyâ Efendi birkaç kelimeden oluşan kısa bir cevapla mukabelede bulunur. Cevabında “Neme lâzım be Sultânım!” der hak dostu.

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultân Süleyman, önce bir mânâ veremez aldığı bu cevaba. Zira bu cevap hem çok kısa, hem de içinden çıkılmaz bir hâl içermektedir. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğine pek ihtimal vermez. “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” diye söylenmeye başlar cihan padişahı. Sonunda kalkar ve Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar ve “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” der. Yahya Efendi ise “Sultânım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim” diye izahatta bulunur. Kanunî ise bu defa “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “neme lâzım be Sultânım!” demişsiniz. Sanki “Beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum” diye karşılık verince, süt kardeşinin ağzından kulaklara küpe olacak şu cümleler dökülür: “Hünkârım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimâd ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca hünkâr, bir yandan Yahya Efendinin söylediklerini başını sallayarak tasdîk ederken diğer yandan da kendisini böyle ikaz eden bir âlim ihsan ettiği için rabbine içtenlikle şükreder.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle