YAZARLAR

Mücella Sönmez

Kerbela Çölünde Açan Gül

Kerbela’nın acılı, sıkıntılı eziyetli ve cefa dolu kaderinden onun da hissesine düşen ıstırap şairi olmaktı. Şairin içinde bulunduğu coğrafya Kerbela olayının yaşandığı bölgedir. Geçmişin aynasına baktığımızda mezhepsel ayrılıkların ve büyük karmaşanın hâkim olduğu bu coğrafya şair üzerinde aidiyet çelişkisi oluşturmuştur. Bir yandan doğup büyüdüğü yer itibariyle İran şahına yakınlık hisseder bir yandan da Osmanlı sultanlarından himaye dileklerinde bulunur. Yaşanan bu ayrılıklar karışıklıklar ve aynı zamanda bölgenin coğrafi şartları adeta şairin ruh dünyasında da fırtınalı buhranların acı bir yansıması gibi tezahür etmiştir. Bu haller şairi hem derin bir umutsuzluğa hem de büyük bir yalnızlığa, çaresizliğe düşürmüştür... Bu karmaşa ortamı, şairin bilinçaltında derin izler bırakmıştır. Nihayetinde testide ne varsa dışına da o sızar misali şairimizin kötümserliği, güvensizliği, yalnızlık ve kimsesizlik hisleri bütün eserlerinde kendini hissettirmiştir. Bir eserinin önsözünde yaşadıklarını şöyle anlatır:
“Sevdadan yaralı benden bu fenni ummak şaşılacak bir şeydir. Zira doğduğum ve yaşadığım yer Irak-ı Arap’tır. Burası padişahların gölgesinden uzak kalmıştır. Bilinçsiz halkı yüzünden mamur değildir. Burası öyle bir bostandır ki salınan servileri sam yelinin kasırgaları ve açılmamış goncaları ise mazlum şehitlerin mezarlarının kubbeleridir. Burası öyle bir zevk ve safa meclisidir ki şarabı parçalanmış ciğerlerin kanı, nağmeleri avare gariplerin feryatlarıdır. Mihnet artıran çölünden bir rahat rüzgârı esmemiş, belalarla dolu çölünde bir damla ihsan bulutu bir zerre toz bastırmamıştır. Böyle riyazet (çile) bahçelerinde gönül goncası nasıl açılır.''
Evet, çok hassas ruhlu şairimizin eserleri adeta yaşantısına ayinelik yapıyor. Bu da onu çağdaşlarından her yönüyle ayırıyor. Bir nevi yazdıklarını yaşıyor yaşadıklarını yazıyor bu da onun şiirlerini daha etkili yapıyor. Kendi döneminde yaşanan yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve kayırma gibi konuları eleştirerek:
''selam verdim rüşvet değildir deyü almadılar ''sözleriyle ifade eder.
Bulunduğu bölgeye Osmanlı padişahları çok defa fetihler düzenlemiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde biraz rahatlamıştır ama ne hikmete mebnidir bilinmez diğer şairlere gösterilen iltifat alaka bu garip, fakir dertli şairden esirgenmiş. Bu arada padişaha ''Geldi burc ı evliyaya padişah-ı namdar" dizesinin bulunduğu kasideyi sunmuştur. Padişahtan yardım istemiş bunun üzerine padişah da 9 akçelik bir gelir bağlamış fakat daha sonra onu da alamamıştır. Bunun üzerine "selam verdim rüşvet değildir deyi almadılar sözünün geçtiği "şikâyetnameyi yazmıştır. Takdiri ilahi belki de onu bu haliyle her alanda daha çok tekâmül etmesi gerekiyordu ki yoksa o kadar derin izler bırakan şiirler eserler nasıl yazılırdı ki?
Necip Fazılın dediği gibi:
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader
Aldırma böyle gelmiş bu dünya böyle gider.

Aldırma dertli şairim senin hislerinin bugün aynı tazelikte aynı derinlikte anlaşılmasının yegâne sebebi emin ol senin ızdıraplarının samimiyetinin şiirlerinde tecessüm etmesidir.
“Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kapım kimse badı ı sabadan gayrı.”

Yalnızlığını bikesliğini daha güzel nasıl ifade ederdin bilmem ki.
Dertler, acılar, fakirlik her ne kadar ruhunda yaralar açsa da insanı bir o kadar hem olgunlaştırıyor hem de mütevazı yapıyor.
Dertli şair şiirlerinin diğer şiirlerle karışmaması için kendisine bir mahlas seçmeliydi. Kendi ifadesine göre seçeceği mahlas kimsede olmamalıydı zira kötü şiirler olursa ona mal edilirdi. O yüzden kimsenin beğenip almayacağı bir mahlas olmalıydı.
En güzeli "Fuzuliydi”; fazla ve gereksiz anlamına geliyordu.
Devrindeki şairler gereksiz diye dalga geçmişler lakin şiirlerindeki mükemmellik onların kıskanç tenkitlerini susturmuş. Fuzuli her ne kadar gereksiz diye almışsa da mahlası bir diğer anlamıyla eserlerini daha çok ön plana çıkarmıştır ki o da "faziletli" demektir.
Fuzuli aynı zamanda çok zeki, akıllı nüktedan ve hazır cevaptı.
Bir defasında şair ruhi ile sokakta gezerken kirli ve pasaklı bir köpeğe rastlarlar, Ruhi;“şu köpek ne kadar fuzuli” deyince, fuzuli hemen; “öyleyse kuyruğuna bas ruhi çıksın" diyerek muhteşem zekâsını ortaya koyar.
Başta arz ettiğimiz özelliklerinden birisi de aşk şairi olmasıydı. Fuzuli'deki aşk klasik divan şiirlerindeki ütopik bir aşk değildir. Ondaki sevgi. Aşk daha çok sıkıntı ve sevgiliye ulaşamama acısıyla bütünleşmiş derin bir ruh hâlinin kuvvetli bir yansımasıdır Kuşkusuz bunda şairin mizaç özellikleri ve şairlik kudretine rağmen yeterli ilgiyi görememesi, ilmine uygun makam ve mevkie gelememesi, bulunduğu yerden ayrılmak istemesine rağmen bunu başaramaması… Gibi nedenler etkili olmuştur.
Şair bu duyguları tasavvufun mecazlarıyla yoğurarak şiirlerine sermaye yapmıştır. Zaten Fuzuli’nin şiirlerinde aşk eksenli unsurlar olan “aşkın acılarına tahammül etmek, elem çekmek, halkın ayıplamasına (melâmet), başkalarının (ağyar) cefasına katlanmak, sabır, alçak gönüllülük, bütün bunlar tasavvufun hallerindendir.
“Mende mecnundan füzun âşıklık istidadı var
Aşık ı sadık menem mecnunun ancak adı var”
Beytinde kendini Mecnun’dan daha aşık olarak kabul ediyor ve Mecnun’un sadece adı var diyerek kendi aşkını daha üstün tutuyor…
“Aşk derdiyle hoşum el çek ilacımdan tabip
Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır.”
Acıyla ızdırapla bütünleşen şair artık aşk acısından, halinden, o kadar memnun ki ona verilecek dermanın onun helakine sebep olacağını söylemektedir.

Şairimizin şiir dünyası genel kalıpların içinde değişiklik yapabilecek bir yapıdadır. Fuzuli birçok divan şairinin klasik tek düze söyleyişlerini, kullandığı farklı mazmunlar ve anlam renkleriyle aşmayı başarmıştır.
Peygamber Efendimiz için yazdığı Su Kasidesinde suyu farklı farklı kalıplara koyarak muhayyilemizi oldukça zorlamıştır. Suyu kişileştirerek olduğundan çok farklı hallerle karşımıza çıkarmıştır.
“Hak i payine yetem der ömürlerdir muttasıl
Başını taştan taşa vurup gezer avare su.”
Su Hz Muhammed (sav) ayağının tozuna yetişmek için başını taştan taşa vurup geziyor. Su, hüsn-i talil sanatı (olduğundan daha güzel bir sebebe bağlama ) ile mükemmel bir benzetme şeklinde karşımıza çıkıyor.
“Suya virsün bağban gülzarı zahmet çekmesin
Bir gül yetişmez yüzün tek virse min gülzare su.”
Bahçıvan gülbahçesini sulayıp gül yetiştirmek için boşuna zahmet etmesin zira bin tane gül bahçesine su verse de senin o mübarek gül yüzün gibi bir tane gül açılmaz. Harika bir teşbih, mübalağa sanatı olsa da aslını yine de karşılayamıyor.
“Arızın yadıyla nemnak olsa müjganım nola
Zayi olmaz gül temennasıyla virmek hare su.”
Senin yanağını andığımda kirpiklerim ıslansa ne çıkar gül yetiştirmeyi ummak için dikene su vermek israf olmaz. Şair yaşadığı sıkıntılara rağmen ümidini kaybetmediğini gül yetişsin diye dikene su vermekle gösteriyor. Belki de kendini diken yerine koyarak ağlayıp af dilemekle gülün şefaatine mazhar olmayı umuyordur kim bilir.
“Ravzayı kuyuna her dem durmayıp eyler güzar
Aşık olmuş galiba ol serv i hoş reftare su.”
Su normal şartlarda servilerin bulunduğu yere akar, suyun onun köyüne doğru akması servi boylunun ayağına doğru gitmesi ve onun ayağına baş koymasıdır. Belki de Ravza’da namaz kılması olabilir.
“Dest busi arzusuyla ölürsem dostlar
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su.”
Şairin tek belki de son dileği Hz ..Muhammed sav elini öpmektir şayet bu isteğini yerine getiremezse en azından mezar toprağından bir testi yapın ve onunla sevgiliye su verin hiç değilse onun eline ve dudağına böylelikle değmiş olurum. Hayatta gerçekleştiremediğim bu arzum öldükten sonra yerine gelir.
Muhteşem bir ifade bu üslup, sanat ve düşünce karşısında bize eyvallah üstat demek düşer.
Ruhun şad olsun kıymetli şairimiz inşallah biz okudukça sana da bize de şefaat vesilesi olur .

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle