YAZARLAR

Mehmet Taşlı

İnşaallah Kelamının Üzerinden Tesbihin Önemi (1)

Efendimiz ve Ashab-ı kiram h. 628 de umre niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıkmışlar; Hudeybiye mevkiine geldiklerinde müşrikler Mekke’ye girişlerine izin vermeyip Hz. Peygamber ile Hudeybiye Antlaşmasını imzalamışlardır. Bu antlaşmaya göre de; bu yıl umrenin yapılmayacak olması sahabe-i kirama ağır gelmiş ve bunun üzerine de Allah (c.c) Efendimiz’e hitaben Fetih Suresinde şöyle buyurmuştur.

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۙ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُ۫سَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَۙ لَا تَخَافُونَۜ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحاً قَر۪يباً

Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi. Fetih:27

h. 628 de Rasulullah’ın ve ashabın Mekke’ye girmelerine izin vermeyen zahiren Mekkeliler gibi gözüksede hakikatte Allah idi. Fakat tam bir yıl sonra da ayette “Allah dilerse” siz güven içinde başlarını kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz ifadesiyle herşeyin Allah’ın iradesi ve izni ile olduğunu bizlere ders vermektedir.

Burada “inşallah” “Allah dilerse” ifadesinin hayatımızın her anını kapsadığının farkına varmalıyız ki; Rabbimizbizi yokluk karanlıklarından varlık âlemine; ağaç, taş, hayvan eylemeyip kendisine doğrudan muhatab insan ve insanlar içinde de Müslüman olmamızı irade etmiş, ama bizden de irademizin hakkını vermemizi; bu nimetler karşısında nankör bir kul olmayıp daima şükreden bütün güzelliklerin Allah’tan kusurların ise kendimizden bilmemizi istemektedir.

Hayatımız hakikatte “inşallah ve maşallahlar” ile devam ederken bizlerin de şuurlu bir şekilde bunun farkında olmamız icab eder. İnşaallah kelamı basit gibi görünse de Rabbimizin bu konu da ne kadar hassas olduğunu biz Efendimiz’e hitaben Kehf:27

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَايْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَداً
اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَداًۙ
Kehf:24
Hiçbir şey hakkında sakın "yarın şunu yapacağım" deme Ancak, "Allah dilerse yapacağım" de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır" de.

Nüzul sebebi olarak tefsir ve siyer kaynaklarında şöyle bir olay anlatılmakta¬dır: Müslümanların sayısının çoğalması üzerine müşrikler, Resûlullah’ın peygam¬ber olup olmadığını araştırmak için Nadr b. Haris ile Utbe b. Muayt’ı Medine’de¬ki yahudi âlimlerine gönderip kendilerine şu talimatı vermişlerdi: “Muhammed’in durumunu onlara sorun, vasıflarını ve söylediklerini anlatın; onlar kitap ehlidir, peygamberler hakkında bizim bilmediklerimizi bilirler.” Bu iki adam, Medine’ye giderek meseleyi yahudi âlimlerine anlattılar. Onlar da, “Muhammed’e, geçmiş zamanlarda yaşamış olan yiğit gençleri (mağara arkadaşlarını); dünyanın doğusu¬nu ve batısını dolaşmış olan adamı; ruhun ne olduğunu sorun; eğer budan size bil¬dirirse o bir peygamberdir, ona uyun; aksi takdirde bir falcıdır, ona İstediğinizi ya¬pabilirsiniz” dediler.

Nadr ile arkadaşı Mekke’ye dönüp bunları Hz. Peygamber’e sordular. O da “Sorularınıza yarın cevap veririm” dedi. Fakat “İnşallah” demesi gerekirken bunu ihmal ettiği için o günden itibaren on beş gün vahiy gelmedi, Bunun üzerine Mek¬ke halkı, “Muhammed bize, ‘Sorularınıza yarın cevap veririm’ diye söz vermişti. Ancak aradan on beş gün geçtiği halde hâlâ sorularımıza cevap vermedi” diyerek dedikoduya başladılar. Hz. Peygamber’in vahyi bekleyerek iyice bunaldığı bir sı¬rada Cebrail yukarıdaki soruların cevabını içeren Kehf sûresi ile İsrâ sûresinin 85. âyetini getirdi.

Konumuzla alakalı olarak da Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da ikiyerde bahçe sahipleri kıssaları anlatılır. Bu bahçe sahipleri anlatılırken bir kıssada inşaallah kelamının diğerinde de maşaallah sözcüğünün ne kadar önemli olduğunu ifade eder. 1. Kıssa Efendimiz’e (A.S.M) 2. Sûre olarak vahyolunan Kalem suresinde şöyle aktarılır.

اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَٓا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَ
ۙ وَلَا يَسْتَثْنُونَ

Şüphesiz biz, vaktiyle "bahçe sahipleri"ne belâ verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkarcılara) da belâ verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi. (Bunu tasarlarken) istisna da yapmıyorlardı. ("İnşaallah" demiyorlardı.)Kalem 17-18

Burada bahsedilen bahçe sahipleri, Yemen’de San’a şehrinde güzel bir bahçesi olan ve bahçenin her ürün hasadında fakiri fukarayı gözetleyen yaşlı adamın ölümünden sonra oğullarına kalan bu bahçede oğullarının bu bahçe ile nasıl imtihan olundukları anlatılır. Aslında bahçe üzerinden Rabbimiz hepimize sahip olduklarımız üzerinden imtihan edileceğimizi ve bu imtihana göre de kimimizin başarılı kimimizin başarısızlıkla karşılacağımızı ifade eder. Ama bu imtihanı nasıl kazanacağımızı bize ipuçları vermek suretiyle bizleri hidayetine doğru yoluna iletir.

Kısssa da ifade edildiği gibi babalarının ölümünden sonra ilk yaptıkları şey akşamleyin oturup yemin ederek sabah erkenden bahçenin hasadını yapmak olacağını; bunu söylerlerken de inşaallah “allah dilerse” kelamını söylemeyip adeta herşeyin kendi kendine olduğu yanılgısına düşmelerisonucu Rabbimizin onlara verdiği ders anlatılır.

İnşaallah sözü ile alakalı güzel bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır.

Hoca, yarına şunları yapacağım, edeceğim, diye plan yaparmış. Plan yaparmış yapmasına da her şeyin nasip kısmet işi olduğunu iyi bilen hanımı onu uyarmaktan geri kalmazmış: “Hoca, inşallah de!”, “Hoca, insanlık hâli!” “Hoca, kader kısmet var!”, “Hoca, nasipten öte yol gitmez!”
Hoca bu, hanımının her sözüne itibar etmediği gibi bu sözlerine de itibar etmezmiş.
Günlerden bir gün, akşam yatmadan önce bizim Hoca kansına:
– Hatun, demiş, yarın güneş açarsa tarlaya, hava yağmurlu olursa oduna gideceğim.
Hanımı yine: “İnşallah de Hoca.” diye uyarmış ama uyarmasıyla cevabını alması bir olmuş.
– Be kadın, demiş, bunun inşallah) maşallahı mı var, yarın hava ya kapalı olacak ya açık. Ben de ya tarlaya gideceğim ya oduna!

Sabah uyanmış ki hava kapalı. Eşeğe bindiği gibi dağın yolunu tutmuş. Neyse uzatmayalım, odunu etmiş, tam eşeğe yükletecekken, bir grup haydut etrafını çevirip:

– Babalık, demişler, filan köyü biliyor musun?
– Biliyorum, demiş Hoca, ne olacak?
– O zaman düş önümüze bizi oraya götür.

Hoca yalvarmış yakarmış ama iş bildiğiniz gibi değil. Üstelik filan köy dedikleri çeyrek günlük yol. Kaçsa arkadan mızraklayacaklar, yere yatsa üstünü çiğneyecekler, bu melanet heriflerden kurtulmanın çaresi yok. Önlerine düşüp o köyü bulmuş ama gün de batmak üzere. Yayan yapıldak onca yolu yürüyüp sabaha karşı evin kapısını çalmış. Hanımı içeriden seslenmiş:

– Kim o?
Hoca yorgunluk akan bir sesle cevap vermiş:
– Aç hanım aç, inşallah ben geldim!
Bakınız kıssamıza geri dönecek olursak Rabbimiz onların bu tavırları karşısında onlara nasıl bir muamelede bulunduğunu bizlere şöyle aktarır.
Kalem:19

Nihayet onlar uykuda iken Rabbinden bir afet (ateş) bahçeyi sardı.

Böylece bahçe, (anızı) yakılmış toprağa döndü. Derken, sabahleyin birbirlerine, "Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin" diye seslendiler.

Bunun üzerine, "Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın" diye fısıldaşarak yola koyuldular. (Yoksullara yardım etmeğe) güçleri yettiği halde (böyle söyleyerek) erkenden yola çıktılar. Fakat bahçeyi o halde gördüklerinde, "Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!" dediler. (Gerçeği anlayınca da), "Hayır, meğer biz mahrum bırakılmışız!" dediler. Onların en akl-ı selim sahibi olanı, "Ben size ‘Rabbinizi tespih etseydiniz ya! dememiş miydim?" dedi.

Burada akıllı olanının “Rabbimizi tesbih etmiş olsaydık ya!” Yani İnşaallah deseydik ya. Akıllı olan insan herşeyin O’nun tasarrufu altında olduğunu görür. Ya Rabbi, sen benim Rabb-ı rahimimsin, bütün güç ve kuvvet senin elindedir. Sen bir kuluna bir musibet diledi isen bütün kainat toplansa ona engel olamayacağı gibi aynı şekilde sen bir kuluna bir nimet bahşetmek istesen bütün dünya da ona mani olmak istese engelleyemez” der. Bu yüzden hayatımızın her anında üzüntüde-sevinçte, kazandığımızda-kaybetttiğimizde, lütfunda-kahrında onun tesbihini dilimize virdi zeban etmeliyiz. Peygamber-i azimü’ş-şan Hz. Yunus (a.s) balığın karnında iken yüce rabbimizi tesbih etmesi ile tesbihin ne kadar önem arzetmiş olduğunu daha da anlamış oluruz.

Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir halde Rabbine yakarmıştı. ﴾48﴿

Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir halde ıssız bir yere atılacaktı

فَلَوْلَٓا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّح۪ينَۙ لَلَبِثَ ف۪ي بَطْنِه۪ٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı. ﴾143-144﴿

Derken biz onu hasta bir halde sahile attık. ﴾145﴿

Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik. ﴾146﴿

Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik. ﴾147﴿

Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.

Bu ayetler ile bizlere bildirmektedir. Rabbimizin nihayetsiz ihsanlarına karşı onu hamdle tesbih etmek en büyük vazifemizdir.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle