YAZARLAR

İskender ÖMEROĞLU

Orta Ümmetin İhyası

Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de Muhammed ümmetini muhatap alarak “…sizi orta ümmet olarak yarattım…” buyuruyor. Nitekim İslam’ı diğer dinlerle hatta Yahudilik ve Hristiyanlık gibi ilahi kaynaklı dinlerle bile kıyasladığımızda, birçok açıdan onun vasat bir din olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin, tarihi süreç içerisinde Yahudilik dünyaya olması gerekenden fazla meyletmişken; ruhbanlık müessesesinin tesisiyle Hristiyanlık, dünyayı tastamam terk etmeyi ön görmüştür. İslamiyet’te ise, dünya-ahiret dengesi söz konusudur. Buna göre Müslüman, kalben dünyayı terk edip Allah’ın kendisine bahşettiği şeylerde ahiret yurdunu ararken, kesben dünyadaki nasibini unutmayıp onu imara çalışmalıdır. Ayrıca Yahudilikte şeriat kuralları çok ağır olup kısastan asla taviz verilmezken, Hristiyanlıkta şeriat yerini hevaya bırakmış, kısas neredeyse bir hak olmaktan çıkarılmıştır. İslam’da ise İsrailoğullarına yüklenen birçok ağır yükümlülük kaldırılmış ama hevanın ilahlaştırılması da yasaklanmıştır. Diğer taraftan İslam’da kısasın bir hak olduğu kabul edilmiş fakat ona karşı diyet ve af mekanizmasının devreye sokulması tavsiye edilmiştir.

Allah’ın İslam’ı orta ümmet olarak takdir etmesi, ne yazık ki bütün Müslümanların buna muvafık hareket ettiği ve edeceği anlamına gelmiyor. Vakıa Müslümanların -asr-ı saadet başta olmak üzere- tarihte bu nitelemeyi hak ettiği pek çok dönem yaşanmıştır. Fakat günümüzdeki Müslümanların hal-i pür melaline baktığımızda bunun çok uzağında olduğumuzu üzülerek müşahede etmekteyiz. Artık İslam yaşanılabilir, mutedil, makul bir din olmaktan çok; her türlü aşırılığa ve kabalığa kaynaklık eden bir din olarak algılanmaktadır. Tabi ki bu algının oluşmasında tek suçlu Müslümanlar değil, fakat Müslümanların bu konuda masum olduğunu düşünmek de hiç gerçekçi olmaz. Bu durumda önceliğimiz, İslam’ın hiç hak etmediği böylesi bir ithama maruz kalmasının bizden kaynaklanan sebeplerini izale etmek olmalıdır. Hiçbir özeleştiri yapmayıp suçu ve suçluyu her zaman dışarıda arayarak bir yere varamayacağımızı görmeliyiz.

Dinler arasında İslam orta ümmet olduğu gibi, İslam içerisinde de Sünnilik orta ümmeti temsil eder. Zira tarihte Sünniliğin dışında birçok batıl fırka ve mezhep zuhur etmiş, fakat -her ne kadar bütün mezhepler zihniyet boyutunda hâlâ temsil edilse de- Şia’nın haricinde bu mezhepler büyük ölçüde tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolup gitmiştir. Marjinal olarak veya zihniyet boyutunda hayatiyetini devam ettiren en güçlü mezhep ise Hariciliktir. Lakin Şia ve Haricilik Sünnilik kadar cumhurun genel kabulüne mazhar olamamıştır. Çünkü Sünnilik ne Şia kadar batıni ne de Haricilik kadar zahiri; ne Şia gibi takiyyeci ne de Haricilik gibi fütursuzdur. Peki, Sünnilik hâlâ bu vasfı haiz midir? Ne yazık ki öyle değil. Sebebi ise Sünniliğin ekseninin feci şekilde kaymasıdır.
Günümüzde İslam denilince daha çok Sünnilik, Sünnilik denilince daha çok Selefilik, Selefilik denilince de maalesef daha çok neo-harici bir takım terör örgütleri akla gelmekte; dolayısıyla İslam eşittir terörizm, Müslüman eşittir terörist genellemesine meydan verilmektedir. Aslında İslam kavramının öncelikli olarak Sünniliği çağrıştırmasında hiçbir mahzur yok. Hatta Sünniliğin, Ehl-i sünnet-i hassa olarak ifade edilen Selefiliği evvel emirde çağrıştırması da çok rahatsız edici değil. Çünkü selef-i salihine yani sahabe ve tabiine bağlılık manasındaki ‘Selefilik’, Allah rasulünün yolundan gitme anlamına gelen ‘Sünnilik’ gibi özü itibariyle muteber ve meşrudur. Fakat Selefiliğin Elkaide, Işid vb. ile adeta eş anlamlı olarak kullanılmasını kabul etmek mümkün değildir. Çünkü böylece sadece ‘Selefilik’ ve ‘Sünnilik’ değil, ‘İslam’ın ta kendisi kirletilmiş olmaktadır.

Görünen o ki, bedenleri şehirlerde -hatta metropollerde- olmasına rağmen ruhları mağaralarda yaşayan, medeniyet ve merhamet yoksunu modern Temimoğulları ve çağdaş Haruri’ler Selefiliği çoktan işgal etmiş durumdalar. Gerçekçi olmak gerekirse Selefiliği bu işgalden kurtarmak hiç de kolay değil. Zira en az Moğol istilası kadar İslam’a zarar veren bu bedevi istilası, duygusal yoksunluk içerisindeki Müslüman gençler için karşı konulamaz bir cazibe merkezi haline gelip, pervane gibi onları ölüme çekmektedir.

Ölümcül bir salgın neticesinde Selefiliğin rahmetli olduğu, Eş’ariliğin ise sekerata girdiği şu ortamda, insanlığın ve İslamiyetin selameti için Sünniliği içinde bulunduğu bu ölümcül hastalıktan kurtarmalıyız. Şia ile Selefiliğin arasında sıkışıp kalan ve tercihe zorlanan insaflı Müslüman gençlere bir ihtimalin daha olduğunu göstermeliyiz. Eğer bunu başaramaz ve Sünniliği toptan neo-haricilere kaptıracak olursak, ehl-i insafı Şia’ya mahkûm etmiş oluruz. Buna gönlü el vermeyenlerin ise, sığınılacak bir kale bulma adına, türedi bir neo-mürciî akım başlatmaları kaçınılmaz olacaktır. Gerçi neo-mürciîlik, neo-haricilikten bin kat daha ehvendir. Fakat meselenin bu raddeye gelmeden çözülmesi de mümkündür.

Yeryüzünün halifesi olan insanoğlunun iflahı için orta ümmet olan İslam’ın ihyası, İslam’ın ihyası için, İslam’ın omurgası hükmündeki Sünniliğin yeniden tanımlanması ve inşa edilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Bunun için, toplumumuzun tarihi ve kültürel kodlarına uyumlu olduğu bilinen, Sünniliğin en rasyonel ve ılımlı yorumu diyebileceğimiz, Mürciîliğin ıslah edilmiş sürümü olan Maturidi bakış açısı daha çok ön plana çıkarılmalıdır. Kastım, Maturidiliğin zaten bizce kabul edilen kelami-itikadi görüşlerinin değil; onun temsil ettiği –bizim de ihmal ettiğimiz- uyumlu, ılımlı ve akılcı zihniyetin ve bunun dünyaya vereceği mesajın vurgulanmasıdır. Bunu söylerken Maturidiliğin Sünniliğe bir alternatif olmasını da amaçlamıyorum. Gayem, küresel güçlerin ve körfez Araplarının maharetiyle ekseni hariciliğe kayan Sünniliğin, gerçek ve olması gereken eksenine yeniden yerleştirilmesidir. Ümidim o ki, böylece sadece Sünniliğin değil, İslam’ın da nam-ı celilini haksız bir töhmetten kurtarmakla kalmayıp; zahiren Şia ile Ehl-i sünnet arasında, hakikatte ise Şia ile Haricilik arasındaki tarihi çok eskilere dayanan mezhep savaşının tarafı olmaktan kurtuluruz. Hatta bu anlamsız savaşın sonlanmasında ara buluculuk yapma ve yavaş yavaş Şia’ya kaptırdığımız, İslam adına barış temsilciliği yapma misyonunu geri alma imkânını da yeniden yakalamış oluruz. Fena mı?

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle