YAZARLAR

Hubeyb GÖNÜL

Hoş Geldin Ey Gönüllerin Sultanı (S.A.V.)

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

M.Akif 

Hoş geldin ey Gönüller Sultanı(sav.). Gelişin âlemlere hakiki bayram oldu. Hayatın anlamsızlığı kayboldu. Bülbüller daha bir içten şakımaya durdu. Güller daha bir başka kokmaya başladı. Abus çehremize tebessüm oldu dünyaya teşrifin Efendim (sav). Sen Âmine annemizin kucağında, ümmeti ümmeti diye ağlarken, bizim gönül bahçemizde çağlayanlar meydana geldi Ay Yüzlüm!

Usandım mesafelerden artık, Sana gelmek istiyorum! Benim sana olan uzaklığımı bir kenara bırakıp, Senin ümmetine olan ilgi ve alâkanı şefaatçi yaparak gelmek istiyorum. Benim gibisini de kabul buyurur musun? Yüzüme bakar, tebessüm eder misin? Herkese açtığın sineni benim gibi günahkâra da açar mısın? İkrime’ye (r.anh) “Merhaba ya râkiben muhacir” dediğin gibi bana da seslenir misin? Susuz bir orduya yetecek kadar ab-ı hayat suyu akan, bir işaretinle mahlûkatı emrine musahhar kılan o cihanlara bedel ellerini bu gedaya da uzatır mısın? Hani Hayber’in fethinde, Cafer b. Ebu Talib’in gelişine ne kadar sevinmiştin. Hem ağlıyor hem de “Hayber’in fethine mi, Cafer’in dönüşüne mi sevineyim” diyor ve ona sarılıyordun. Benim gelişime de sevinir misin Ey Sevgili (s.a.v) ? Yoksa kaşlarını mı çatarsın? Vahşi’ye (r.anh) dediğin gibi “Gözüme fazla görünme!” mi dersin? Yoksa huzurundan mı kovarsın? Mahcup yüzüme bakıp; “ Ben, ahir zamanda İslam davasına sahip çıkacak müminlere ‘kardeşlerim’ demiştim. Reva mı bu yaptığınız? Hani söz vermiştiniz! Ölmek var dönmek yok demiştiniz. Hani; Allah ve Resulü’nün (s.a.v) hatırını her şeyden aziz tutacaktınız. Rahat ve rehavetten, ten sevdasından, ceset sevdasından kendinizi kurtaracaktınız. Makam ve mansıba kul olmayacaktınız. Hani sünnetime ellerinizle değil, azı dişlerinizle sımsıkı sarılacaktınız. Gecenizi gündüz gibi aydın kılacak, berzah âleminin nuru olan teheccüde koşacaktınız.” diye sitemde mi bulunurdun?

Bir aralık elimden tutup Bilal-i Habeşi’nin (r.anh) yanına mı götürürdün? Allah dediği için, hak ve hakikatın yanında olduğu için kızgın kumlara yatırılışını, çıplak vücuduna konan taşları mı gösterirdin? Bunca acı ve ızdıraba rağmen ‘Ehad, Ehad’ haykırışlarını mı hatırlatırdın? İşte, ‘inandım demek budur’ mu derdin?

Ben mahcubiyet gayyalarında dolaşırken, Sen (s.a.v), o aşkın insan Hubeyb’i mi (r.anh) anlatırdın? Mekkeli müşrikler tarafından darağacına götürülen Hubeybi. Ne suçu vardı ki Allah (cc) ve Resulünü (s.a.v) sevmekten başka. İdam etmeden önce bir şans vermek istiyorlar. Yeni bir imtihan kapısı aralanıyor o şanlı yiğide. “ Hubeyb, şu anda senin yerinde Muhammed’in (s.a.v) olmasını arzu eder miydin?” diye soruyorlar. Bu soru karşısında şaşkına dönen sadakat timsali ‘ Değil benim yerimde O’nun (s.a.v)  olmasını, Medine’de ayağına diken batmasına bile razı değilim.’ diye haykırıyordu. Bu manzarayı gözler önüne getirip, ‘Delicesine sevmek budur.’ der ve ekler miydin?  ‘Sevmek ölmekle başlar’…                                                    

Anladım ya Resulüllah! Anladım ki biz Seni (s.a.v) anlayamamışız. Seni anlayan, Sana âşık Hakk dostlarına da kulak verememişiz. Onların gönül dünyalarına dalıp, gözyaşı pınarlarından da tam istifade edememişiz. Sen acziyetimizden dolayı bir müjde buyurmuştun. “ Kim ümmetimin fesada uğradığı bir zaman da benim sünnetime yapışırsa ona yüz şehit sevabı verilir.” Senin bu müjdeni de tam idrak edemedik Ey Sevgili. (s.a.v) Biz senin hakiki derdini anlayamadık. Sünnetin ihyası deyince hep takke, sakal, misvak aklımıza geldi. Onlara da canımız kurban olsun. Ama İslam tarihinin en büyük dönüm noktası olan ‘hicreti’ anlayamadık. Onu iliklerimize kadar yaşayamadık. Tüm insanlığa ulaşma, Allah ile onların arasındaki perdeyi kaldırma, Kur’anın elmas düsturlarını onlara da ‘ duyurma sevdanı ‘ anlayamadık. Güneşin doğup battığı her yerde tevhid nurunu yakma iştiyakından dolayı ‘ himmet ufkunda yaşamanı’ idrak edemedik. Kulluğun ağırlığından, mahşerdeki hesap endişenden dolayı akıttığın gözyaşlarına bakıp ‘ağlama’ sünnetini ihya edemedik.

Ne gönül eri olup O’nun (cc.) hesabına gönüllere girebildik, ne de Gönüller Sultanı’na (s.a.v) gönlümüzü kaptırabildik. Böyle derbeder bir gönül Senin huzuruna nasıl gelebilir. Hem Sultanların huzuruna çıkmadan hediye takdim edilir. Sana takdim edecek ne hediyem olabilir ki acziyetim ve mahcubiyetimden başka ?

Hâl böyle olunca; biz Seni davet ediyoruz Ya Rasulallah. Sen bizim perişaniyetimize bakma. Gaflet uykusunda olmamıza aldırma. Biliyoruz ki Sen ümmetine çok düşkünsün. Ümmetin olmayınca cenneti bile istemeyen Sen değil misin? Davetimize icabet etmez misin? Usandık artık yalancı şafaklardan! Seni (s.a.v) bekliyoruz. Doğ ufkumuza! Doğ yıkık gönlümüze! Biliyorum Seni misafir edecek bir gönül tahtımız yok. Ama sultana sultanlık nitekim gedaya da gedalık yakışır. Ne olur bu çoraklaşmış gönlümüze gir, masiyetle kirlenmiş kalbimizi temizle. Ne olur dumura uğramış his dünyamızı, Sen’den uzak kalmış gönül evimizi yeniden tamir et. Biz de Sana (s.a.v) layık bir ümmet olalım ve ayaklarına kapanıp şefaat dilenelim. Rahat rahat, ‘hoş geldin gönül tahtına Sultan’ım’ diyebilelim. Alvar İmamı’ndan biraz değiştirerek yalvarıyorum. “Ne olur Ya Rasulallah, neyin eksik olur Ya Rasulallah.”

Yazarın önceki yazıları

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle