VAAZ

Vaaz: Çanakkale Zaferi ve Şehitlik

'18 Mart Çanakkale zaferi ve Şehitlik' konulu vaazı siz değerli okuyucularımız için hazırladık.

IŞILTILI KELİME: ŞEHİT

Şehit kelimesini duyup da yüreğinde farklı bir ürperti yaşamayan, bir an da olsa manevî bir ruh haline bürünmeyen müslüman yok gibidir. Arapça bir kelime olan şehit "şehadet" kökünden türemiştir. Çoğulu, "şüheda" ve "eşhad" şeklinde yapılır. Sözlük anlamıyla "şehid" "bildiğini söyleyen", "kesin bir haberi getiren", "bir yerde hazır bulunan", "hazır olan", "bir olaya şahit olan" ve "şahitlik eden" gibi anlamlara gelmektedir. (1) Dinî bir terim olarak şehid ise; "Allah'ın rızasını kazanmak için O'nun yolunda savaşırken öldürülen müslüman" demektir. 

Kelimenin sözlük anlamıyla terim anlamı arasında şu noktalardan bağlantı vardır. 

1-Şehidin cennetlik olduğuna şahitlik edilmiştir. 

2-Şehid yüce Allah'ın huzurunda bulunmakta, yaşamaktadır. 

3-Ölümü sırasında melekler hazır bulunur. 

Şehid kelimesi -tekil olarak- Kur'an'da 35 yerde, "şehideyn" şeklinde ikil olarak bir yerde, "şüheda" şeklindeki çoğuluyla ise 20 yerde kullanılmıştır. Bu kullanımlardan tekil ve ikil olanların tamamı ile çoğul kullanımların 32 si sözlük anlamıyla şahit karşılığı olarak, üç tanesi ise, dini terim olan şehit anlamında kullanılmıştır. Şehid, aynı zamanda Yüce Allah'ın sıfatlarından biridir. Yukarıdaki sınıflandırmadan da anlaşılacağı üzere Allah'ın bu sıfatı şahit anlamındadır. Allah, her şeyi hakkıyla görür, her şeye şahittir, her yerde hazırdır. O'na gizli hiçbir şey yoktur. Kelimenin bu anlamda kullanıldığı ayetlerden biri de şudur: 

"De ki, Ey Kitap ehli! Allah yaptıklarınıza şehid iken (onları görüp dururken) niçin Allah'ın ayetlerini inkâr edersiniz?"(2) 

Davalar, yapılan işler önemlerini güttükleri hedeften alırlar. Gerçekleştirilmek istenen işin önemi ve büyüklüğü, işe ve onu yapan kişiye yansır. Din mukaddes değerler ve -bu değerlerin yaşandığı toprak olduğu için- vatan uğrunda canını feda eden müslüman, Allah katında peygamberlik mertebesinden sonra en büyük beşeri mertebe olan şehitlik mertebesini kazanırlar. Bu, 

"Eğer Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder."(3) şeklindeki ilahî denklemin sonucudur. Bu sonuç, Allah'ın şehitlere verdiği önemi yansıtan ayetlere imrendirici bir ışıltıyla yansır. 

Şehid olmada ölçü, Allah'ın rızasıdır. Allah rızası için mücâdele eden, O'nun adını yüceltmek için çaba sarfeden, cihâd içinde bulunuş ve bu yolda canını veren de, şehid olmuş olur.

Bir a'râbî Hz. Muhammed (s.a.s)'in huzuruna gelerek: "Ya Resûlullah! Bir adam ganimet için, diğeri şöhret için, öbürü riya ve gösteriş için savaşır. Hangisi Allah yolundadır?" diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s) şu cevabı vermiştir:

Kim Allah'ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır" (4).

Diğer bir hadiste de, Hz. Peygamber (s:a.s) önemli olan üç hususu misâl olarak ortaya koymuştur: Şehid olmak, âlim olmak ve hayırsever zengin olmak. Bu üç önemli ve faziletli durumda olan insanlar, Allah'ın rızasını düşünmeyerek, çeşitli menfaat, riya ve gösteriş duyguları ile hareket ettikleri takdirde, şehid, âlim ve hayırsever olmanın kendilerine hiç bir faydası olmaz. Bunların akıbetleri Cehennemdir:

"Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivâyet edildiğine göre Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle buyurmuş:

"Kıyamet gününde aleyhine hükmolunacak halkın birincisi, şehid edilen bir adam olacaktır. O kişi Allah'ın huzuruna getirilir. Allah, ona verdiği nimetleri bir bir anlatır. O da bunları bilir, hatırlar. Yüce Allah ona:

-Bu nimetlerin arasında ne yaptın? diye sorar. O, şu cevabı verir:

-Senin rızan için savaştım ve nihâyet şehîd oldum. O zaman Allah şöyle der:

-Yalan söylüyorsun! Fakat sen, hakkında kahraman denilsin diye savaştın ve neticede de bu söz söylendi. Allah'ın emri üzerine o kişi yüzüstü sürüklenerek Cehenneme yollanır.

İkinci olarak, ilim öğrenmiş, başkalarına öğretmiş, Kur'an'ı okuyan biri Yüce Allah'ın huzuruna getirilir. Allah, ona da verdiği nimetlerini tek tek anlatır. O da bu nimetleri anlar, kabul eder. Yüce Allah ona şöyle sorar:

-Bu nimetlerin içinde bulunurken, benim için ne yaptın? O kişi, şu cevabı verir:

-Senin rızan için ilim öğrendim, Kur'an'ı okudum ve başkalarına da öğrettim, okuttum. Ondan sonra Allah ona şöyle der:

-Sen yalan söylüyorsun! Sana âlim, ne güzel okuyor, denilsin diye okudun. İlim öğrenmeyi, Kur'an'ı okumayı, başkasına öğretmeyi ve okutmayı, riya ve gösteriş için yaptın. Nihâyet senin için bu övgüler de yapıldı. Allah'ın emri üzerine bu adam da yüzüstü sürüklenerek Cehenneme atılır.

Üçüncü olarak, Allah'ın kendisine zenginlik ve çeşitli mallardan verdiği bir kişi getirilir. Allah, bu kişiye de verdiği nimetleri ayrı ayrı anlatır. O da, bu nimetleri bilir, hatırlar. Yüce Allah ona da şu soruyu sorar:

-Bu nimetlerin arasında bulunduğunda, ne gibi hayırlı işlerde bulundun? Kişi şu cevabı verir:

-Senin rızan için, sevdiğin her türlü hayır yollarına harcamada bulundum. Allah, onun bu cevabı üzerine söyle der:

-Sen yalan söylüyorsun! Sana cömert desinler diye bu hayır yollarına harcamada bulundun. Bu yardımları, riyâ ve gösteriş için yaptın. Sonra, Allah'ın emri üzerine bu kişi de, yüzüstü sürüklenerek Cehenneme yollanır" (5).

Hanefî mezhebi âlimlerinin görüşleri istikametinde, şehîdleri üç kısma ayırmamız mümkündür:

1-Dünya ve âhiretin şehîdi: Kâfirlerle savaştığı sırada, düşman tarafından öldürülen veya asiler, yol kesen soyguncular tarafından öldürülen yahut evine giren hırsızların ağır bir cisim veya kesici bir alet kullanarak öldürdükleri kimsedir. Savaş alanında yaralı bulunan, yaralarından, göz veya kulağından kanlar akan ve bu durumda vefât eden kişi de, bu kısım şehîdlerdendir. Mal, can, namus ve benzeri müdafaalarda, zulüm ve haksızlıkla, suçsuz yere öldürülen kişi, kimin tarafından öldürülürse, öldürülsün, bu şehîdlerden sayılır. Müslüman, âkil, baliğ olduğu halde, hayız, nifas ve cünüplükten temiz olarak şehîd olanlar yıkanmaz, kefenlenmez, kanları ve elbiseleriyle gömülürler. Ancak onların üzerindeki kürk, palto, parke, silah, mest ve benzeri fazlalıklar çıkarılır. Yıkanmadan gömülmeleri, Hz. Muhammed (s.a.v)'in: Onları kanlarıyla gömün" (Neseî, Cenâiz, 82, Cihâd, 37; Ahmed b. Hanbel, III, 299, V, 431) şeklinde hadisine dayanmaktadır. Bu kısım şehîdlerin her birine, "hükmî şehîd" denir. Bu kısma giren şehîdler, elbiseleriyle gömülünce, elbiseleri onlar için kefen sayılır. Vücutlarının her tarafı elbiseleriyle örtülür. Elbiseleri vücutlarını örtmek için yetmezse, başka bir şeyle örtülmeleri temin edilir.

2-Âhiretin şehîdi: Bir kısım şehîdler de, yalnız âhiret hükmü bakımından şehîd sayılırlar. Hata yoluyla öldürülen ve varislerine diyet verilmesi gereken kimse ile savaş veya asilerle çatışma sırasında yaralanıp da, çatışma bittikten sonra bir tarafa çekilerek yiyip içtikten, konuştuktan veya uyuduktan yahut ilaç kullandıktan yahut da aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra vefât eden müslüman gibi...

Âkil ve baliğ olmayan yahut hayızlı, nifaslı veya cünüp iken şehîd olanlar da, bu kapsama girmektedirler.

Bunlar diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazı kılındıktan sonra gömülürler.

Bir de, yanarak ölen, suda boğulan, göçük, çığ, toprak veya bina altında kalan, vebâ gibi salgın hastalıklardan vefât eden, veya akrep sokmasından ölen, gurbette veya ilim yolunda ya da cuma gecesinde vefât eden müslümanlar da bu hükümdedir. Doğumdan vefat eden kadın da böyledir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bu kısma giren, savaş dışındaki şehîdler hakkında söylemiş olduğu hadisler vardır (Bakınız, Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, İmâre, 164; Tirmizî, Cenâiz, 65, Fedâilu'l-Cihâd, 14; Ahmed b. Hanbel, I, 22, 23, II, 323, 325).

3-Dünya şehîdi: Kalbinde Allah rızasını taşımayan, başka duygu ve düşüncelerle hareket eden riyâkâr ve gösteriş ehli münafıklar, müslümanlarla beraber savaşa katıldıkları zaman, kâfirler tarafından öldürülürlerse, dünya hayatında şehîd muamelesine tabi tutulurlar. Bunlar da "hükmî şehîd" sınıfından kabul edilir, yıkanmaz, cenâze namazları kılınır ve elbiseleriyle gömülürler. Fakat, yukarıdaki hadislerde ifâde edildiği gibi, Allah onların kalbini bilir. Âhirette kendilerine herhangi bir mükâfat yoktur. Cehennem ateşi ile cezalandırılırlar. Böyle insanların gerçek yüzünü Allah bilir. İnsan olarak bizler, tam manasıyla bilemeyiz. Onların hakkında, dış görünüşlerine, hal, hareket ve davranışlarına göre hükmederiz (İbn Abidin, Reddu'l-Muhtar, Mısır tsz. I, 848 vd; el-Meydanî, el-Lubâb, İstanbul, tsz, I, 135 vd; Abdurrahman el-Cezirî, Kitabu'l-Fıkhi ala'l-Mezahibi'lArbaa, Mısır, tsz. I, 527  (6)

ŞEHİTLİĞE GÖTÜREN YOL: GAZA

Asıl olan insanların yaşamasıdır, öldürülmesi değil. Bu sebeple barışın bozulması, savaşmak sadece zorunlu hallerde başvurulabilecek yollardır. İşte Kur'an'ın belirlediği bu durumların gerçekleşmesi halinde, duruma göre gerekenin yapılması sırasında ölmek ya da öldürmek dahil her şeyi göze alarak mücadeleye girişmek, savaşmak ta kaçınılmaz bir görev olur. Bu şartlar altında yapılan savaşa İslâmî literatürde cihad ya da gaza, bu savaşa katılan müslümana da mücahit ya da gazi denir. Şu kadar var ki nefse karşı yapılan da dahil, her türlü mücadeleyi de ifade ettiği için cihat daha kapsamlıdır.

Gazadan sağ dönebilen, gazilik mertebesine; ruhunu teslim eden ise şehitlik unvanına kavuşur. Her iki halde de müslüman Allah ile "alış-veriş" halindedir. 

Allah müminlerin canlarını, cennet karşılığında satın aldı. Allah yolunda çarpışacaklar; öldürecekler ve öldürüleceklerdir.(7) 

Kur'an-ı Kerîm'de şu buyrukla müminlere seslenilmiştir: 

"De ki: Bize iki iyilikten, gazilik ve şehitlikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?" (et-Tevbe, 9/52). Bu ilâhî emri asırlarca halk "Ya gazi ya Şehid", "Ölürsem şehid, kalırsam gazi" şeklinde kullanmıştır. Başka bir ayette;

"Ey iman edenler! Elem dolu azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Resûlüne iman edersiniz ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Eğer bilseniz, bu sizin için daha hayırlıdır."(8) 

Hz. Peygamberin de bu ve benzeri ayetlerin paralelinde pek çok hadisi vardır. 

Bir örnek: 

"Bir adam Resûlüllah'a gelerek, "hangi insan daha üstündür diye sordu. Allah'ın Resûlü: "Allah yolunda malıyla ve canıyla cihad eden kişi" diye cevap verdi." (9)

Bu ve benzeri teşvikler, bütün sahabilerin gözünde, dünya hayatını, mal ve mülkü hatta hayatı son derece küçültmüştür. 

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Resûlüllah şöyle buyurdu: "Bir kimse Allah'a inanır, Peygamberini tasdik eder ve ancak Allah yolunda cihad ederse (şehit olursa), Allah o kimseyi cennete koymaya, gazi olursa sevaba yahut ganimete ulaşarak evine döndürmeye kefildir. Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda yaralanan kimse, kıyamet gününde, yara aldığı günkü haliyle gelir; rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusudur. Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, müslümanlara zor gelmesinden korkmasaydım, Allah yolunda gazaya giden askerlerden hiçbir zaman ayrılıp geri kalmazdım." (10) 

İşte böylesine kutlu bir emeğin sonunda şehitlik mertebesine ulaşma şansı vardır.

ŞEHİTLER ÖLMEZ

Gaza ve cihad hamlesi şehitlikle taçlandırılınca, o mübarek insan, dünyada kalanların gözünde, ruhunu yitirmiştir, ölmüştür. Halbuki şehitler ölmez. Başkası değil, Allah böyle söylüyor: 

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma bilakis onlar diridirler. Rableri katında Allah'ın lutfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak, rızıklandırılırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiç korku olmayacağına ve üzülmeyeceklerine sevinirler." (11) 

Bu ayette sözü edilen şehitlerin Uhut şehitleri, Bedir şehitleri ve Bi'r-i Me'ûne olayında şehid olanlar olduğu söylenmiştir.(12) Buna göre şehitlerin içinde bulundukları nimetleri ve güzellikleri dile getiren belli kişiler hakkında inmiştir. Ancak ayetin iniş sebebinin özel olması hükmün genel olmasına engel değildir. Dolayısıyla her ayetin atıfta bulunduğu belli şehitler, hem de onlardan sonra şehit olanlar ve olacak olanlar da aynı niteliklere sahiptirler. Şehitlerin yüksek konumunu niteleyen bir başka ayet de şudur: 

"Allah yolunda öldürülenler için ölüler demeyin. Çünkü onlar diridirler, fakat siz farkına varamazsınız."(13) Bu iki ayetin vurguladığı temel niteleme, şehitlerin ölmedikleri, diri olduklarıdır. Fizikî şartlarla değerlendirildiğinde şehitlerin ölü olduklarına hükmetmek gerektiği söylenebilir. Ama doğru olan, ayetin anlamının mecazî değil, hakikat olduğudur.(14) Zira Kur'an, şehitlerin diri olduklarını haber vermekle kalmamakta, aynı zamanda bizim bu diri oluşun nasıllığını kavrayamayacağımızı ifade etmektedir. Eğer söz konusu diri oluş mecazî anlamda olsaydı, ayet, "siz farkına varamazsınız" demezdi. Çünkü insanlar mecazen diri olmanın ne demek olduğunun farkındır. Evet biz, maddî ölçülerimizle şehitlerin ruhlarını teslim edip aramızdan ayrıldıklarına şahit oluyoruz. Fakat bu fizikî şartların gerçekleşmesine rağmen, özel durumlarda (şehitlere has olarak) ölüm gerçekleşmeyebilmektedir. İşte Kur'an'ın "siz, farkına varamıyorsunuz" dediği bu durumdur. 

İbn Abbas'ın bildirdiğine göre Resûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kardeşleriniz Uhut'ta öldürülünce, Allah onların ruhlarını yeşil bir kuşun içine yerleştirdi. O kuşlar cennet nehirlerine varıp, cennet meyvelerinden yer. Sonra Arş'ın gölgesinde asılı duran altın kandillere dönerler. En güzel yiyecek, en tatlı içecek şeylerle karşılaşıp en göz kamaştırıcı yerlerde istirahat ettiklerinde şöyle derler: "Bizim cennette sağ olduğumuzu kardeşlerimize kim ulaştıracak ki, onlar da cennette çeşitli nimetlere kavuşacaklarını bilsinler de cenneti hafife alıp savaşmaktan çekinmesinler" Bunun üzerine Allah "Ben haber ulaştırırım dedi ve şu ayeti indirdi:

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Çünkü onlar, Rableri katında diridirler ve rızıklandırılmaktadırlar."(Al-i İmran, 169)(15) 

ŞEHİTLİK MERTEBESİ NELER KAZANDIRIYOR?

Şehitlerin sahip olduğu bazı nitelikler ve özel durumlar vardır ki bunlar, şehitlik mertebesinin yüceliğini açık bir biçimde gözler önüne sermektedir. Şimdi bunlara kısaca değinelim: Şehitler cennettedir. Sevgili Peygamberimiz, "Şehid cennettedir."(16) buyurmuştur. Şehitlerin cennette büyük bir saygınlıkları vardır. Resûlüllah, bu saygınlığın derecesini şöyle dile getirmiştir: "Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra tekrar dirilerek savaşıp tekrar öldürülmeyi, ardından yine dirilerek savaşıp yine öldürülmeyi arzu ederdim."(17) Bu arada şunu belirtmeliyiz ki, Resûlüllah Efendimiz son peygamber olarak cennetteki en yüksek makamın sahibidir. Şehitlik makamının yüceliğini vurgulamak için bu anlatım yolunu seçmiştir. Bu sebeple hadisi, "Eğer en yüksek makam olan Peygamberlik makamında olmasaydım, şehitlik makamının kazandırdığı bu büyük ayrıcalığı defalarca yaşamak isterdim." şeklinde anlamak gerekir. 

Hz. Peygamber'in arzuladığı şeyi bizzat şehit nasıl arzulamaz? 

Yine Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor: 

"Yeryüzündeki her şeye sahip olsa da, cennete giren hiç kimse tekrar dünyaya dönmek istemez. Ancak şehit, gördüğü hürmetten dolayı dünyaya dönmeyi ve on kere şehit olmayı arzu eder."(18) 

Kul hakkı dışında bütün günahları affedilir. Resûlüllah efendimiz; ‘’şehidin, borç (kul hakkı) dışındaki bütün günahları affedilir."(19) buyurmuştur. 

Şehitler şefaat edeceklerdir. Sahabilerden Ebu'd-Derda'nın rivayet ettiğine göre Resûlüllah (s.a.s) "şehit, ailesinden yetmiş kişiye şefaat eder."(20) buyurmuştur. 

ŞEHADET DÜNYASINDAN TABLOLAR

İslâm tarihi baştan başa, Allah yoluna can feda eden şehitlerin göz kamaştırıcı olaylarıyla doludur. Kalbi, gönlü, imanı devreye sokmadan, o büyük insanların yaptıklarını gereği gibi anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildir. Onlar, başkalarının yaşamayı sevdiği kadar ölümü seven, gerçek hayatın ölüm ötesi hayat olduğu gerçeğini tam anlamıyla yakalayabilmiş farklı insanlardır. Dökülen temiz kanları, çağlayan duru ırmaklar misali uğruna öldükleri davayı sulayıp büyütmüş ve yaşatmıştır. Önce şehit ünvanının ilk defa ihdas edildiği dönemden, sahabiler döneminden örnekler verelim: 

1- Tepeden tırnağa silahlı bir adam Resûlüllah'a gelerek: 

"Ey Allah'ın Resûlü! Size yardımcı olarak savaşayım mı, yoksa müslüman mı olayım?" dedi. Resûlüllah (s.a.s.): 

"Müslüman ol, sonra savaş" buyurdu. 

Adam Müslüman oldu, sonra savaştı ve şehit oldu. 

Bunun üzerine Hz. Peygamber; 

"Az iş yaptı çok mükafat kazandı."(21) buyurdu. 

2- Cabir (r.a.) anlatıyor: "Bir adam, "Ya Resûlüllah! Allah yolunda öldürülürsem nerede olurum?" diye sordu. Resûlüllah: "Cennettesin" cevabını verdi. Bunun üzerine adam yemekte olduğu hurmaları atıp hemen savaşmaya koyuldu ve şehit düştü." 

Onların şehit olup cennete girmek için, kaybedecekleri vakitleri yoktu. Hemen cihada başlamalıydılar, belki kendilerine şahadet şerbetini içmek nasip olabilirdi. Zira şehitlik gerçekten bir nasip işi idi. 

Büyük İslâm komutanı Hz. Halid b. Velid'e hasret dolu şu sözleri söyleten bu "nasip"ten başka bir şey değildi. "Hayatım boyunca yüzden fazla savaşa katıldım. Vücudumda kılıç ve ok yarası bulunmayan bir karış yer yok. Fakat buna rağmen işte ben, korkaklar gibi yatağımda ölüyorum."(22) 

3- Sahabilerden Vehb b. Kabus el-Müzeni (r.a.) kardeşinin oğlu Haris b Akb ile birlikte, yurtlarından (Cebel-i Müzeyne) çıkıp, Hz. Peygamberi ziyaret amacıyla Medine'ye gelmişler, Resûlüllah'ın Uhut'ta savaşmakta olduğunu öğrenince derhal Uhud'a gitmişlerdi. Tam o sırada İslâm ordusu, çözülme halinde idi. Derhal savaşa başladılar. Vehb burada büyük bir kahramanlık gösterdi. Onun gösterdiği bu kahramanlık hem müslümanları hem de müşrikleri hayrete düşürdü. Müslümanların içine düştüğü bu zor durumda, Vehb, Hz. Peygamber'e yönelen iki müşrik hücumuna karşı koyup geri püskürtmüştü. Daha sonra yapılan üçüncü bir düşman grubunun saldırması üzerine Resûlüllah: -Ya bunlara kim karşı çıkacak? Diye sorunca, Vehb b. Kabus: -Yine ben ya Rasûlallah! cevabını verdi. Hz Peygamber, Vehb'in bu sözünden memnun kalarak: -Ey Vehb! Kalk ve cennetle müjdelenenlerden ol" buyurdu. En büyük amacı Resûlüllah'ın huzurunda şehitlik mertebesine erişmek olan Vehb, derhal savaşa koyuldu ve bu sefer şahadet şerbetini içti. Daha sonra Resûlüllah cesedinin yanına gitti. Ruhuna selam ve dua ettiği sırada; "Ben senden hoşnudum." dedi. Hz. Ömer (r.a.), "Vehb b. Kabus gibi ölmeyi canıma minnet bilirim." derdi. (23) 

4- Yermük savaşında İkrime (r.a)’ı anmadan geçmek olmaz. Dörtyüz serdengeçti ile savaşın düğümünü çözmüş, ölünceye kadar savaşmak için yaptıkları yemini dörtyüzü de tutmuş, hiçbiri geri dönmemiş, kamilen şehid olmuşlardı.

Burada, kutlu sahabiler döneminin sayısız örneklerinden sadece bir kaçını sunabildik. 

Birkaç örnekte, İslâm'a adanmış bir tarihten, sunmamız yerinde olacaktır.

Tarihimizden: Burada vereceğimiz örnekler, somut olarak şehit olma olaylarını değil, müslümana gözünü kırpmadan ölmeye yönelten ruh halini yansıtmaktadır. Bedir'den Uhut'a, Hendek'e, oradan, Malazgirt'e, Çanakkale'ye, Sakarya'ya hakim olan ruh bu ruhtur. Selçuklu İslâm ordusu ile Bizans ordusu Malazgirt ovasında karşı karşıya 26 Ağustos 1071'e rastlayan bir Cuma günü Sultan Alparslan Cuma namazı vaktini bekleyerek taarruzu biraz geciktirdi. Topluca kılınan Cuma namazından sonra beyaz bir elbise giyinmiş olan sultan, atının kuyruğunu bizzat bağladı, ön saflarda ordusuna bir asker gibi savaşacağını belirtmek maksadı ile ok ve yayını bırakıp kılıç ve topuzunu eline aldı. Sonra ordusuna şu veciz konuşmayı yaptı: 

"Biz ne kadar az olursak olalım, onlar (Bizanslılar) ne kadar çok olurlarsa olsunlar, bütün müslümanların minberlerde bizim için dua ettikleri şu saatte, kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur, gayeme ulaşırım; ya da şehit olur, Cennet'e giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler takip etsin. Ayrılmayı tercih edenler gitsinler. Burada sultan ve emredilen asker yoktur. Zira, bugün ben de ancak sizlerden biriyim, sizlerle birlikte savaşan bir gaziyim. Beni takip edenler ve nefislerini Yüce Allah'a adayanlardan şehit olanlar Cennet'e, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahirette ateş; dünyada alçaklık beklemektedir."(24) Anadolu'nun kapılarını Müslüman Türk'e, İslâm'a açan büyük zafer, Malazgirt zaferi işte bu ruh dünyasında kazanıldı. 

Çanakkale için de aynı şeyler söz konusudur. Bu sefer bir yabancının, bir Alman subayının tespitlerine kulak verelim: "Bu ağır sınama döneminde Türklerle birlikte hareket eden herkes, bu sessiz kahramanlık karşısında sınırsız saygı ve hayranlık duyar ki, o dürüst Anadolu insanına karşı bu duyguyu düşmanı bile esirgemeyecektir. Burada, diğer kültürlü uluslar tarafından şüphesiz gözlemlenen ama ruh dünyalarında kavranamayan bir "dine kendini adayış'' Türklerde açığa çıkmaktadır ve bu; aynı şeyin başka ulusta benzer ölçüde görülemeyeceği bir ruh halidir. Her halükârda Türk insanı gücünü bu özelliklerinden almaktadır."(25)

Bir de, Çanakkale ruhunu iliklerine kadar yaşayan ince bir kaleme, Mehmet Akif'e kulak verelim. Akif: "Çanakkale Şehitlerine" adlı sanat harikası şiirinde, Alman subayının söylemeye çalıştıklarını, işin sahibi bir kimse olarak ne mükemmel bir biçimde dile getirmektedir. Şiirin nesre çevirisinden bir bölümünü aşağıda sunuyoruz: 

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. 

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi... 

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. 

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? 

'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın. 

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... 

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. 

'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına; 

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; 

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle, 

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; 

Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan, 

Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; 

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına, 

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, 

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; 

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; 

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... 

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.  (26)

Cenab-ı Hak şehitlerimize ve bütün geçmişlerimize rahmet eylesin. Şehitlerimizin şefaatlerine cümlemizi nail eylesin. (Amin)

Dipnotlar :

1- Ragıb el-İsfahani, el-Müfredat, 267 vd.

2- Al-i İmran 3/98

3- Al-i İmran 3/16

4- Buhari, Sahih, İlim, 45, Cihad, 15; Müslim, İmare, 150-151

5- Müslim, İmare, 52

6- Şamil İslam Ansiklopedisi, ‘’Şehid’’ maddesi.

7- Tevbe, 9/111

8- Saff, 61/11

9- Buhari, Sahih, Rikak, 34; Müslim, İmare, 122

10- Buhari, Sahih, Cihad, 7; Müslim, İmare, 103

11- Al-i İmran, 3/169-170

12- Şevkani, Neylü’l-Evtar, 1, 399

13- Bakara, 2/154

14- Şevkani, age, aynı yer

15- Ebu Davud, Sünen, Cihad, 27

16- Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,V, 58

17- Buhari, Sahih, Cihad, 7; Müslim, İmare, 103

18- Buhari, Sahih, Cihad, 21

19- Müslim, İmare, 119

20- Ebu Davud, Sünen, Cihad, 21

21- Buhari, Sahih, Cihad, 13

22- Buhari, Sahih, Megazi, 17; Müslim, İmare, 143

23- Üsüdü’l-Gabe, II-95

24- Bak. Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, I-179-180

25- Carl Mülhman, Bir Alman Subayının Notları, Timaş, s. 164-165

26- Bak. Şehitliğe Giden Yol, Diyanet Aylık Dergi, Sayı, 130

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle