VAAZ

Niyet

Dünyada yapıp ettiğimiz bütün amellerin değerli ya da değersiz olmasının temel ölçüsü niyettir.

Niyet kelimesi, lügat itibariyle azim, kasıt, kesin irade gibi manalara gelmektedir. Terim olarak ise kalbin bir şeyi bilmesi, kalbin bir şeye karar verip o işin niçin yapıldığını belli etmesi anlamında kullanılan bir kavramdır.

Dünyada yapıp ettiğimiz bütün amellerin değerli ya da değersiz olmasının temel ölçüsü niyettir. Kişinin yaptığı işler niyete göre değer kazanır; Allah nazarında da kul nazarında da bu böyledir. Bu sebeple, Kur'an' da ve bilhassa hadislerde niyetin ehemmiyetine dikkat çeken beyanlar çokça gelmiştir. Şu ayette, insanların niyetlerine göre hesaba çekilecekleri belirtilmiştir:"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizde olanı açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. (Sonra da ameline ve niyetine göre) dilediğinin günahını bağışlar, dilediğine azap verir. Allah'ın kudreti her şeye yeter"(Bakara 284).

Efendimiz (sas) ise meşhur beyanında bu noktaya şöyle dikkat çeker: “إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات” "Ameller niyetlere göredir.” Hadisin devamında ise mealen“Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir."(Buhârî, Bed'ü'l-Vahy 1) Buyurmuştur. Hadisin vürud sebebiyle ilgili olarak, bazı kaynaklarda şu açıklamaya rastlanır: Resulullah'ın Medine'ye hicret etmesi üzerine Müslümanlar Mekke'yi terk ederler. Resulullah’ın emrine uyarak hicret edenlerden biri de Ümmü Kays adında bir kadındır. Bununla evlenmek düşüncesinde olan bir erkek, kadının: "Hicret etmezsen seninle evlenmem" demesi üzerine, onunla evlenmek için hicret eder ve Medine'de evlenirler. Herkes Allah ve Resulü'nün rızası için hicret ederken, sırf Ümmü Kays'la evlenmek için hicret eden bu şahsın niyeti herkesçe bilindiği için adama Ümmü Kays'ın muhâciri manasında "Muhâciru Ümmi Kays" lakabı takılmıştır.

Aynı fiili yapan iki ayrı kişi niyetlerindeki farklılık sebebiyle birbirine zıt karşılık görebilirler. Bunun tam tersi de geçerlidir. Yani birbirine zıt iki fiili yapan kişiler de niyetleri ölçüsünde sevap kazanabilir. Zamanın birinde devesiyle yolculuk yapan biri, dinlenmek için bir gölge yer bulur, oturur. Etrafta devesini bağlayabileceği bir şey bulamayınca yere bir kazık çakar ve devesini o kazığa bağlar. Biraz dinlendikten sonra kalkıp gideceği sırada o kazığa bakar ve “burada kalsın, belki benden sonra gelen biri olursa devesini bağlar” der ve gider. Bu düşüncesinden ötürü sevap alır. Daha sonra bir başkası gelir ve orada gölgelenmek ister. Bakar ki yerde bir kazık var. “yahu bunu kim çakmış buraya, birine bir zarar vermeden iyisi mi ben bunu sökeyim” der ve söker. O da bu davranışından ötürü sevap alır. Demek ki birbirine zıt olan işlerde bile insan, niyetine göre sevap kazanabilir.

Bazen olur ki mümin, elinde imkânı olmadığı için yapamadığı bir amelin sevabına erişivermiş. Hacca hiç gitmediği/ gidemediği halde hac sevabı alanlar vardır. Mahşerde amel defterini görünce sevinç ve şaşkınlık içinde kalıp şaşıracaklar vardır. Rasûlullah (sas) "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır" buyurmak suretiyle bizlere müjde vermektedir. Tabi niyeti halis olanlara! Allah, niyetlerimize samimiyet ihsan eylesin.
Tenbihu’l- Gafilin adlı eserde şöyle iki rivayet vardır ki bu konuda bizlere ışık tutmaktadır:Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü, Allah huzuruna öyle bir kul getirilir ki, adamın sıradağlar gibi iyi amelleri vardır. Fakat bu arada “ falanca da hakkı olan gelip ondan hakkını alsın” diyen bir ses duyulur.Bu ses üzerine birçokları gelerek adamın iyi amellerinden hakları kadarını alıp götürürler. Sonunda iyi amelleri tükenip de adam ortada şaşkın kalınca ulu Allah kendisine “benim katımda sana ait öyle bir hazine var ki, ondan ne meleklerin ve ne de kullarımın haberi yoktur.” Buyurur.Adam “Ya Rabbi, nedir o hazine?” diye sorunca ulu Allah ona “bu hazine senin niyet edip de yapamadığın iyiliklerdir. Onların her biri için defterine yetmiş kat sevap yazmıştım” buyurur.

Yine aynı eserde anlatıldığına göre İsrail oğulları zamanında bir abid, bir gün bir kum yığınının yanından geçerken içinden o kumun un olmasını ve onunla o yıl büyük bir kıtlık içinde bunalan yöre halkının karnını doyurabilmeyi istedi.Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah o zamanın peygamberine şunları vahyetti: “O kuluma, görmüş olduğu o kum yığını kadar unu olmuş da hepsini halka dağıtmış gibi sevap yazdığımı bildir.”
Halk arasında meşhur olan karınca kıssası da buna güzel bir örnektir. Hani kırık bacağıyla giderken görüp sormuşlar nereye böyle? Diye. Hacca demiş. Yahu bu halinle nasıl varacaksın diyenlere de şu enfes cevabı vermiş: “Varamasam da hiç olmazsa o yolda ölürüm ya!”evet, asıl olan niyet ile o kapıdan bir an olsun ayrılmamaktır.

Enes (ra)’ın rivayetine görePeygamber (sas) Tebük Gazvesi’nden döndüğü sırada şöyle buyurmuştur:“Medine’de bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ yoluna, bir vadiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mazeretleri alıkoymuştur.” Bu hadisten de anlaşılıyor ki mümin, bir şeyi gönülden ister ancak yapmaya muvaffak olamazsa, Allah onu yine de o mükâfattan mahrum bırakmıyor.

Zira Allah iyilik ve kötülükleri şu şekilde yazmaktadır. Efendimiz buyurmuştur ki: Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb–ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb–ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar. Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb–ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb–ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar. ” rahmetin enginliği baş döndürücü bir mahiyette tezahür ettiği halde bu nankör insan neyine güvenir de asi davranır ki?

Asıl itibariyle niyet, kalbimizin bir amelidir. Allah da kalbimize göre hüküm vermektedir. İsterseniz şu kudsi beyanı hatırlayalım:إِنَّ الله لا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكْم ، وَلا إِلى صُوَرِكُمْ ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعمالِكُمْ
“Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve şekillerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.” Dolayısıyla kalpteki niyet halis olmazsa mümin, Rabbine karşı çok mahcup olur.

İnsanlar, ahirette de niyetlerine göre muamele göreceklerdir. Nitekim Âişe (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sas) şöyle buyurdu:“Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır.” Hz. Âişe der ki, bunun üzerine ben, “Yâ Resulullah, onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin hepsi birden yere batacaktır?” diye sordum. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hepsi birden yere batacak, ahirette yeniden diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir” buyurdu.

Niyetin ne denli önemli olduğunu anlatan bir beyanda ise Efendimiz şöyle buyurur: “İki Müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir”. Bunun üzerine sahabeler, “Yâ Resûlallah! Öldürenin durumu belli, ama ölen niçin cehennemdedir? diye sorunca, Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:“Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu”buyurmuştur.

Efendimiz (sas) niyet ve amel yönünden insanları dört sınıfa ayırır: “Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi ve alçakgönüllü olursa Allah onu mutlaka yüceltir. Size bir söz söyleyeceğim, onu iyi belleyin: Dünya dört çeşit insan vardır. Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak) sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilminde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir; işte bu kimse en fazîletli bir makamdadır.

Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiş, mal vermemiştir. Ama iyi niyetlidir ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse, niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur; ikisi de eşit şekilde ücrete konar.

Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını câhilâne harcar. Malı hususunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.

Bir kul da vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir ama; ‘eğer malım olsaydı onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de yapardım’ der. Bu da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini aynen elde eder.” (Tirmizî, Zühd 17) Allah kimseyi son sınıftaki o talihsiz gibi etmesin. Hem mal yok hem ilim yok. Üstelik günahları işlemediği halde kötü niyetinin cezasını görecektir.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle