VAAZ

Kur'an ve Sünnet ışığında arkadaş seçimi

Arkadaşlık, insan için son derece önemli bir müessesedir. Hatta insan, bulunduğu arkadaş ortamı içerisindeki yerine göre değer kazanır veya kaybeder.

İnsanı, kâinatın gözbebeği olarak yaratan Allah (cc), onu yeryüzündeki macerasında yalnız bırakmamıştır. İlk insan Hz. Âdem’in (a.s.) yanında eşi Hz. Havva’yı yaratmıştır. Onu, Hz. Âdem’e (s.a.) hem bir eş hem de bir arkadaş kılmıştır. Dolayısıyla insan, fıtraten toplumsal bir birlikteliğe ihtiyaç duymaktadır. Bu sosyal yapı içerisinde kimi zaman iyi kimi zaman da kötü ama her halükarda bir arkadaşlık teessüs ettirmektedir. Arkadaşlık, insan için son derece önemli bir müessesedir. Hatta insan, bulunduğu arkadaş ortamı içerisindeki yerine göre değer kazanır veya kaybeder. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim, atasözü de bu hakikatin veciz bir ifadesidir.

İnsanın hayatını bir de bu açıdan gözden geçirdiğimizde başlangıçtan son ana kadar hep bir arkadaşlık ortamında olduğunu görmekteyiz. Henüz dünyaya gelmeden önce annenin kalp atışları, ömür boyu ise sıcacık kucağı arkadaşlık duygularının ilk temeli olmuştur. Yeni yeni adım atarken kendi ayaklarıyla insan, babası ona başka bir arkadaşlık ortamı sunmaktadır. Derken mahalle, oyun, okul, sınıf, sıra arkadaşlığı sürüp gitmektedir. Ardından iş arkadaşı, asker arkadaşı, vakti gelince evlilikle başlayan hayat arkadaşlığı…velhasıl bir ömür türlü arkadaşlıklar devam etmektedir.

Mümin için asıl önemli nokta da burada ortaya çıkmaktadır. Yani kiminle arkadaşlık kuracağı onun temel meselesi haline gelmiştir. Çünkü iyi bir arkadaş ortamı, insanın içindeki potansiyel faziletlerin inkişafını netice verirken; kötü bir arkadaş çevresi ise insanı içinden çıkılmaz girdaplara sürükleyebilir. Mümin bir insan için dünyada kurulan arkadaşlıklar ahirete kadar uzanacağından o, kiminle arkadaşlık kurduğuna çok dikkat etmelidir.

Hatta mümin öyle birileriyle arkadaş olmalıdır ki, o kendi kendine yetmediği dönemde dahi Allah, arkadaşlarının hatırına ona kıymasın. Tıpkı şu hadiste olduğu gibi. Hz. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allahu Teâlayı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini "Aradığınıza gelin!" diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar arayı doldururlar.

Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar: "Kullarım ne diyorlar?" "Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar. Sana tazim (temcid) ediyorlar" derler.

Rabb Teâla sormaya devam eder: "Onlar beni gördüler mi?" "Hayır!" derler. "Ya görselerdi ne yaparlardı?" "Eğer seni görselerdi ibadette çok daha ileri giderler; çok daha fazla tazim, çok daha fazla tesbihte bulunurlardı" derler. Allah tekrar sorar: "Onlar ne istiyorlar?" "Senden, derler, cennet istiyorlar." "Cenneti gördüler mi?" der. "Hayır, ey Rabbimiz!" derler. "Ya görselerdi ne yaparlardı?" der. "Eğer görselerdi, derler, cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi." Allah Teâlâ sormaya devam eder: "Neden istiâze ediyorlar (bana sığınıyorlar)?" "Cehennemden istiâze ediyorlar" derler. "Onu gördüler mi ?" der. "Hayır, Rabbimiz, görmediler!" derler. "Ya görselerdi ne yaparlardı?" der. "Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı" derler. Bunun üzerini Rab Teâlâ şunu söyler: "Sizi şahit kılıyorum, onları affettim!"
"Onlardan bir melek der ki: "Bunların arasında falanca günahkâr kul dahi var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi." Allah Teâlâ. "Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki onlarla oturanlar da onlar sayesinde bedbaht olmazlar" buyurur."

İşte görüldüğü gibi öyle birine arkadaş olmalı ki onlar hatırına rahmete mazhar olunsun.
Bir başka açıdan insanlar, harfler gibidir. Nasıl ki harflerin tek başına bir değeri olmaz. Onlar bulundukları kelime ve cümlelere göre değer kazanır ya da kaybederler. İnsanlar da bulundukları arkadaş ortamına göre değerlendirilirler. Diyelim ki ‘A’ harfi tek başına o kadar bir kıymete haizdir. Fakat ‘ALLAH’ kelimesinde büründüğü ihtişam ile ‘ahmak’ kelimesinde düştüğü pespaye mana elbet ki bir olamaz. İnsanlar da böyledir.

Kur’an-ı Kerim, muhataplarına iyilerle beraber olmayı tavsiye eder. Buna mukabil de insî ve cinnî bütün kötü arkadaşlıklardan sakındırır. Mesela bir ayet-i kerimede bu meyanda şöyle buyrulur: “Mallarını insanlara gösteriş için sarf edip, Allah'a ve ahiret gününe inanmayanları da Allah sevmez. Şeytanın arkadaş olduğu kimsenin ne fena arkadaşı vardır!” ( Nisa 4/ 38). Yine başka bir ayette ise: “Rahman olan Allah'ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz. Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkoyarlar, bunlar da doğru yola eriştiklerini sanırlar. Sonunda Bize gelince arkadaşına: "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!" der. Nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz; zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azapta ortaksınız.” (Zuhruf 43/ 36-39) buyrulmaktadır.

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı gibi kötü arkadaş sahibi olan kimseler, bu arkadaşlıklarına bir gün mutlaka pişman olacaklardır. Bu birlikteliğin onları nerelere sürüklediğini ve bu dünyada onları nelerden mahrum bıraktığını er ya da geç anlayacaklardır. Hüsran ve hicranla iki büklüm olup keşke keşke diyeceklerdir.

Kötü arkadaşlık hususunda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ümmetini uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.”( Buhari, Büyu 38, Zebâih 31; Müslim, Birr 146, (2628))

Şimdi aşağıya kaydedeceğimiz ayetlerde Yüce Allah, bir kötü arkadaş kurbanının halini tasvir etmektedir:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً{}يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاَنًا خَلِيلاً{}لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلإِنْسَانِ خَذُولاً

“O gün, zalim kimse ellerini ısırıp: "Keşke Peygamberle beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene; keşke falancayı dost edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kuran'dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor" der.” (Furkan 25/27-29)

Bu ayetlerin nüzul sebebi olarak zikredilen olay özetle şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde, müşriklerin önde gelenlerinden olan Ukbe b. Ebî Muayt, Peygamberimiz (s.a.v.) ile sık sık görüşen, sohbet eden bir kimseydi. O, bir gün Peygamberimizi (s.a.v.) evine yemeğe davet etmişti. Peygamberimiz (s.a.v.), ona kelime-i şahadet getirmedikçe yemeğini yemeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Ukbe b. Ebî Muayt kelime-i şahadet getirdi.

Ukbe’nin arkadaşı olan Ubeyy b. Halef, olanları duyunca, onu kınayarak "Sen dininden mi döndün?" diye azarladı. Ukbe b. Ebî Muayt ona cevaben dedi ki: "Vallahi hayır, dinimden falan dönmüş değilim. Fakat Muhammed (s.a.v.) evimde misafirimdi ve yemeğimi yemek istemiyordu, ondan utandığım için isteği üzerine kelime-i şahadet getirdim." Bunun üzerine Ubeyy b. Halef, arkadaşına "Yemin ederim ki, Muhammed'in (s.a.v.) yanına varıp başını çiğnemedikçe ve yüzüne tükürmedikçe seninle aramız asla düzelmeyecek" dedi. Ukbe b. Ebî Muayt da Darünnedve'ye vardı, orada Peygamberimizi (s.a.v.) secdeye varmış durumda gördü ve Ubeyy b. Halef'in kendisinden istediği o kötü işleri yaptı.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), Ukbe b. Ebî Muayt’a "Eğer seninle Mekke dışında karşılaşırsam kesinlikle kafanı kılıcımla uçuracağım" dedi. Bir süre sonra da Bedir Savaşı yaşandı. Bu savaş sırasında Peygamberimizin (s.a.v.) emri üzerine Hz. Ali (r.a.), kötü arkadaş kurbanı olan o adamı öldürdü. (Kutup, 1980: 7/ 545; Yazır, 1992: 6/ 65; Kurtûbî, 1999: 12/ 539; Zemahşerî, t.y.: 2/ 108)

Ayetlerin nüzul sebebiyle ilgili olayın belli bazı şahıslar bazında hususi olması, hükümlerinin umumiyet ifade etmesine mani değildir. Zaten ayetlerde geçen ‘zalim, rasûl ve fulan’ kelimelerinin cins isim olarak kullanılması da bu özelliklere sahip olan herkesi kapsama amacına işaret etmektedir. (Esed, 1999: 2/ 731-732)

Dünyadayken doğru dürüst bir yol arkadaşı edinemeyen ve böylelikle kendi nefsine zulmeden her zalim kimse kıyametin o yürekleri hoplatan dehşeti karşısında parmaklarını ısıracaktır. Bu hal, derin bir pişmanlığın ifadesidir. Kötü arkadaşından kurtulmak için çareler arayacaktır ama nafile, o çabalar hiçbir fayda vermeyecektir. Bu sefer de suçu o kötü arkadaşın üstüne atmaya çalışacaktır. Dünyadayken yaşanan o yalancı dostluk yerini düşmanlığa bırakacaktır. Herkes beraberinde bir sevk edici, bir de şahitlik edici (melek) ile gelir. ﴾21﴿(Ona) "Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi gaflet perdeni açtık; artık bugün gözün keskindir" (denir.) ﴾22﴿Beraberindeki (melek) şöyle der: "İşte bu yanımdaki hazır." ﴾23﴿(Allah şöyle der:) "Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri!" ﴾24-25﴿"Allah ile beraber, başka bir ilah edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!" ﴾26﴿Arkadaşı (olan şeytan) der ki: "Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içinde idi." ﴾27﴿Allah şöyle der: "Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü ben bu (konudaki) uyarıyı size önceden yaptım." ﴾28﴿"Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim." ﴾29﴿O gün Cehenneme, "Doldun mu?" deriz. O da, "daha var mı?" der.(30)

Netice itibariyle görülmektedir ki, kötü arkadaşlık insana, bir yığın hatadan ve bunlara duyulan (dünyada olmasa da ahirette mutlaka olacaktır) pişmanlıktan başka bir şey vermemektedir. Bu insanlar, başta peygamberlerin nurlu yolunu takip eden salih kimseler olmak üzere, iyilerle beraber olmadıkları için kendilerine yazık etmişlerdir. Kötü arkadaşlığın cezasını çekmişlerdir. Bu hallerine çok pişman olmuş, yanmış yakınmışlardır ancak bu, kurtuluş adına onlara pek bir şey kazandırmamıştır.

Sevgili Peygamberimiz arkadaşlığın önemiyle ilgili olarak şunlara da dikkat çekmiştir.“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” (Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178)

“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehitlerdir. Üstelik kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (10/Yûnus, 62) (Ebû Dâvud, Büyû’ 78)

Arkadaşın ehemmiyetini en güzel vurgulayan hadislerden biri de "Kişi sevdiği ile beraberdir" hadisidir. Bu hadis, dünyayı da ahireti de kucaklayan bir genişliğe sahiptir.

Arkadaşlar, sevilen insanlar arasından seçilir. İnsan sevdiğinin kusurunu görmez eksikliklerini fark etmez. Onun ahlâkını benimser. Bunun için arkadaş seçerken dikkatli olmak gerekir. Rastgele bir arkadaş seçimi insanı felâketlere sürükleyebilir. Akıllı, Allah'tan korkan güzel ahlâklı insanlarla arkadaş olmaya çalışılmalıdır. Kötü arkadaş, başkalarının bizim için besledikleri iyi duyguları yok eder. Kötülüklerine bizi de bulaştırır. Akılsız dost, akıllı düşmandan daha çok zarar verir. Dünyada birbirini Allah için sevmiş, birbirine destek verip yardım ederek kardeşlik kurmuş müminler, ahirette, kerim olan

Allah'ın huzurunda şerefli bir arkadaşlık içinde olacaklardır.

İslâm toplumu, müminlerin oluşturduğu ve esası iman üzerine kurulu bir kardeşlik ve arkadaşlık toplumudur. Bu arkadaşlıkta bağlar, akide bağıdır, Allah'a itaat ve resulüne itaat bağıdır. Bu cemiyette arkadaşlıklar ve dostluklar, dünya menfaati için kurulmaz. Arkadaşlıklar, ahirette resullerle, sıddîklarla, şehitlerle ve salihlerle beraber olmak ve Allah'ın ahiretteki nimetine nail olmak için kurulur. Buna karşılık isabetle seçilemeyen arkadaş ve dostlar insanı hem dünyada hem ahirette felâkete sürükler. Felâket gelip çatınca da hemen uzaklaşır giderler. Onları çevrelerindeki insanlara bağlayan şey menfaatleridir. Menfaatlerinin bittiği yerde dostlukları yok olur gider. Hâlbuki hakiki arkadaş kişinin, "kara gününde", felâket anında yanında bulduğu arkadaş ve dostudur.

Şu halde, bizi hak yoldan ayırarak ahirette pişmanlığa sürükleyecek kötü arkadaşlardan özellikle uzak durmalıyız. Dost ve arkadaşlarımızı mutlaka doğru yoldan ayrılmayan samimi Müslümanlardan seçmeliyiz.

Dost ve arkadaşlarını Allah'a kavuşmayı reddeden, arzu, hevâ ve şehvet düşkünü kişilerden seçenlerin dostluklarına şeytan destek olmakta ve onları yalnız bırakmamaktadır. Bunların, Allah'ı anmaktan uzaklaştıkça şeytan ile dostlukları artar. Şeytan devamlı olarak ona fısıldamaktadır. Yaptıkları fenalığı hoş göstermekte, gittikleri yolun doğruluğunu onlara telkin etmektedir. Ama: "Nihayet bize gelince der ki: "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen" (ez-Zuhruf, 43/38) hükmü gereğince, kötü arkadaş seçen gerçeği anlayacaktır. Ama şeytan ve kötü arkadaş görevlerini yapmışlar, haktan onu uzaklaştırmış ve Allah'ın azabına hazırlamışlardır.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle