DİYANET, VAAZ

Kuran ve meal okumadan önce bu haberi mutlaka okuyunuz

Sizden öncekiler, Kur’an ayetlerini, Rabb'lerinden gelen mektuplar olarak görürler ve onları geceleyin düşünüp, gündüzün uygularlardı.

Kur'an-ı Kerim'in Terceme Edilmesi ve Ayetlerinin Doğru Anlaşılması Konusunda Bazı Öneriler

A. KUR’AN-I KERİM TERCEMESİNE OLAN İHTİYAÇ
Kur’an-ı Kerim’in herhangi bir dile çevrilmesi, ilâhî kelâm’ın o dilde anlaşılır bir ifadeyle anlamlandırılmasından ibarettir. Terceme kelimesiyle ilgili olarak, Kur’an İlimleri ve Tefsir Usûlü kitaplarında herhangi pratik bir değeri hâiz olmayan birtakım bilgilere yer verilmekle birlikte[1], İslâmın ilk dönelerinden itibaren bu kelime, sözlü veya yazılı bir metnin, başka bir dile, anlaşılır bir ifadeyle çevrilmesinden ibarettir. Dolayısıyla, tercüme’de, bir kelamın motamot ve harfi harfine başka bir dile çevrilmesinin sözkonusu olduğu, bunun ise Kur’an tercemesinde mümkün olmadığı, buna binaen, Kur’an Tercemesi sözünün doğru olmayacağı, bunun yerine meal sözünün kullanılması gerektiği şeklindeki fikir ve hassâsiyetlere katılmak mümkün değildir.[2]

Kur’an’ın başka bir dile tercüme edilmesinin gerekliliği, O’nu anlamanın dinde gerekliliğiyle eş değerdedir. Allah'ın Kitabı’nı anlama zaruretinin, aynı zamanda O’nun terceme edilmesini de zaruri kılması nedeniyledir ki, Kur’an-ı Kerim’i tercüme etme faaliyetleri, Kur’an’ın nüzulüyle birlikte başlamıştır. Bu nedenle, Kur’an-ı Kerim’i başka bir dile çevirmenin dinen caiz olup olmadığı tartışmaları -her ne kadar tarihte ve yakın geçmişte yoğun olarak yaşanmışsa da- konunun tabiatıyla kesinlikle bağdaşmayan bir durumdur.[3]

Aslında Kur’an-ı Kerim’in tercemesi meselesini, Allah'ın Kitabını anlama konusuyla birlikte düşünmek ve ele almak gerekir. Çünkü, Kur’anı okumaktan amaç, Onu anlamak ve muhtevasınca amel etmektir. İslamın ilk dönemlerinde, Kur’anın, anlamını dikkate almadan ve manâları üzerinde düşünmeksizin salt hatim düşüncesiyle okunduğu bilinmemektedir. Esasen, herhangi bir kitabı okumak, onu anlamadan mümkün değildir; yani, bir yazıyı, manâsını dikkate almadan ve anlamını, devreden çıkararak okumak, sözkonusu olamaz. Bu olsa olsa, ancak belli maksatlarla ve özel nedenlerle -örneğin bir metnin ezberlenmesi gibi amaçlarla- sözkonusu olabilir ki, bu durum, Allah’ın Kitabı için de bahis mevzuudur ve bizim konumuzla da ilgili bir husus değildir. Bu nedenle, Peygamber(sav), her yıl Ramazan ayında, o ana kadar kendisine inen Kur’an âyetlerini okuyarak Cebrail’e dinletmesi ve kontrol ettirmesi, bu tesbitimizle çelişmez. Zira, arza meselesi, bir tür ezber sağlamaktır. Diğer taraftan, arza sırasında Hz. Peygamber’in, okuduğu Kur’an âyetlerinin manâlarını dikkate almadığını veya onları anlamadan okuduğunu söylemek de mümkün ve doğru değildir.

Esasen bizim burada ifade etmek istediğimiz husus, Kur’anın baştan sona kadar okunması demek olan hatm’i reddetmek ve günümüzde –asırlardır devam ettiği üzere- geniş halk kitleleri tarafından, Kur’an-ı Kerim’in, sevap kazanmak maksadıyla ve bir meal yardımıyla da olsa âyetlerinin manâları üzerinde düşünülmeden okunmasının doğru olmadığını söylemek değildir. Amacımız, Kur’an-ı Kerim’in indiriliş amacının, anlaşılmak ve gereğince amel edilmek olduğunu vurgulamaktır.[4]

Hz. Peygamber(sav) döneminden itibaren Kur’anın ancak anlaşılmak ve gereğini yerine getirmek amacıyla okunduğunu gösteren birçok mevsuk rivayetler ve tarihi olaylar vardır.
Mesela sahabeden Abdullah b. Amr’ın:
-“Kur’an-ı Kerim baştan sona ne kadar zamanda okunmalıdır?” sorusuna Hz. Peygamber:
-“Bir ayda ” cevabını verince Abdullah:
-“Bu süre çok uzundur ey Allahın Rasulü; ben daha kısa zamanda okuyabilirim; benim için bunu kısaltmaz mısınız?” demesi üzerine Hz. Peygamber süreyi kısaltmış, Abdullah b. Amr daha da kısaltılmasını istemiş, Peygamber(sav) süreyi on güne düşürdüğü halde Abdullah, yine ısrar edince, Peygamber(sav) buna razı olmadığı gibi, şu önemli hatırlatmayı yapmıştır:
-Olmaz; çünkü bundan daha az zamanda Kur’anı hatmeden kimse, onu anlamadan okumuş olur.”[5]
Bir sahabi ile karşılıklı diyalog şeklinde cereyan eden bu konuşmasında Peygamberin(sav) söyledikleri, Kur’an okumaktan amacın kesinlikle onu anlamaya yönelik olduğunu ve salt hatim düşüncesiyle o dönemde Kur’an okumak diye bir uygulamanın bilinmediğini gösterir.

Ancak, bu olayın ve o esnada Hz. Peygamber tarafından söylenen sözlerin ve konulan sınırlamaların, öz itibariyle değil, fakat şekil ve teferruat bakımından, adı geçen sahabiye ve o günün şartlarına has olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü, evvela, Hz. Peygamber’in Kur’anı baştan sona okuyabilmesi için adıgeçen sahabiye başlangıçta tanıdığı bir aylık sürenin ve nihayetinde bu iş için asgari süre olarak tanıdığı üçte birlik (on günlük) zaman diliminin, Abdullah b. Amr’ın zekası ve benzeri özel durumlarıyla büyük ilgisi vardır. Çünkü Abdullah b. Amr(ra) fevkalade zeki ve Kur’an okumaya düşkünlüğü herkesçe bilinen alim ve zühdü dillere destan olan bir sahabi idi. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in başlangıçta O’na tanıdığı bir aylık süre ve sonuçta onun için belirlediği on günlük zaman, o sahabiye hastır ve bunlar aynıyla bizim için geçerli olan hususlar değildir. Burada bizim için önemli olan, Kur’anın ancak anlaşılarak okunabileceği ve bunun için de yeterli bir zamana ihtiyaç olduğudur ki, bu da kişiden kişiye değişen, ortam ve şartlara göre farklılık arzeden bir durumdur. Diğer taraftan, Kur’anın tamamının o gün henüz nazil olmaması da, adı geçen sahabiye baştan sona Kur’anı okuması için belirlenen sürenin kısa olmasında etkili olmuştur. Dolayısıyla, bizim bu olaydan çıkaracağımız ana espiri, Kur’anın ancak, manâlarının anlaşılacak bir tarzda ve bunu mümkün kılacak bir süre içerisinde okunması gerektiğidir.

Hem dinî hem de siyasî ve idarî kişiliğiyle, İslam tarihinde büyük ve önemli olaylara imzasını atan Halife Ömer, bir defasında minberde irad ettiği bir hutbesinde, evlendirilecek olan bayanların mehirlerini tahdid etmek isteyince, mescitte hazır bulunan bir hanım sahabinin, âyet okuyarak yaptığı bir itirazıyla karşılaşmış ve bunun üzerine görüşünden dönmüştür.[6] Bu olay, o gün İslam toplumunda çok meşhur olmayan, aksine sıradan ve sade bir müslüman kadının bile, Kur’anı anlayarak okuduğunu ve kendi meselesini, bugün dahi pek çok okumuş/kültürlü bayanın bilmediği kadın haklarına ilişkin Kur’an ayetlerine dayandırabildiğini gösterir.

Yine tarihi rivayetler göstermektedir ki, Halife Ömer, sadece Bakara sûresi üzerinde uzun yıllar durmuştur. Bu, haşa Ömer’in zekâ seviyesinin düşüklüğünden kaynaklanan bir olay değildi; bilakis o günün insanının nazarında Kur’an okumanın anlamı buydu.[7]

Bu konuyla ilgili olarak kaynaklarımızda daha birçok belge ve bilgiler bulunmakla birlikte biz, bunlardan bir tanesine daha yer vermekle yetineceğiz; o da, Hz. Peygamber’in sevgili torunu Hz. Hasan’ın şu sözüdür:
-“Sizden öncekiler, Kur’an ayetlerini, Rabblerinden gelen mektuplar olarak görürler ve onları geceleyin düşünüp, gündüzün uygularlardı.”[8]

Hülasa olarak durum bundan ibaret olunca, tercüme ve mealler, Kur’anın anlaşılmasına insanları yönelten, ve bu işi kolaylaştıran ve hızlandıran çok önemli unsurlar olarak görülmelidir.

B. TERCEMEDE ANLAŞILIRLIK VE KUR’AN MEALLERİNDE BULUNMASI GEREKEN BAZI ÖZELLİKLER

Her dilin kendine mahsus bir ifade biçimi ve rengi, kendine özgü deyimleri ve kendine has bir atmosferi vardır. Terceme yaparken bunları iyi hesaplamak ve her dilin kendi deyimlerini kullanabilmek, yapılan bir çevirinin doğru, edebi ve bilimsel olmasına önemli ve büyük katkılar sağlar. Tercemelerde en büyük başarı, metindeki çeviri kokusunu hissettirmemektir. Bunu sağlayabilmenin en önemli şartlarından biri de, tercemesi yapılan metnin dilinde kullanılan deyimleri, sırf çeviri tarzıyla tercüme etmeyip, karşı dildeki o deyimlere tekabül eden tabirleri bulup kullanmaktır.

Örneğin, arapçadaki: “el-musîbetu iza ammet tâbet” deyimi, düz bir şekilde ve salt terceme mantığıyla çevrildiğinde, şöyle bir ifade ortaya çıkar: “Musibet umumileştiğinde güzel olur.” Böyle bir tercüme yanlış olmamakla birlikte, Arapça aslında kastedilen manayı yansıtmaktan uzaktır ve Türkçe açısından da gariptir. Oysa ki Türkçede, hem metinde muradedilen manayı tam olarak karşılayabilecek, hem de çok edebi ve beliğ düşecek deyimler vardır. Mesela : “Elle gelen, düğün bayram olur.”[9] sözü, bu deyimlerden biridir.
Genel olarak sözlü ve yazılı metinleri, özellikle de Kur’an ayetlerini terceme ederken dikkat edilmesi, dolayısıyla, bir Kur’an mealinde bulunması gereken ve günümüzde daha bir önemli hale gelen bazı özellikleri, yukarıda işaret ettiğimiz hususlara ilave olarak şöyle sıralayabiliriz:

  1. Terceme edilen bir ayet ne kadar kısa olursa olsun ve içinde yer aldığı komşu ayetlerle ne denli cümle ve anlam bağlantısı içerisinde bulunursa bulunsun, hem yalnız başına kendi müstakil anlamını ifade etmeli, hem de birlikte bulunduğu ayetlerle beraber seslendirdiği ortak/kolektif manayı verebilmelidir.
  2. Ayete verilen anlam/meal, Kur’anın herhangi başka bir ayetinin anlamına ters düşmemelidir.
  3. Yapılan meal, karşısında mutlaka bir muhatap bulmalı ve muhatabın zihninde, ele aldığı konuyla ilgili –dini, ahlaki, ictimai, hukuki, idari vb.- net bir anlam oluşturmalıdır. Bunun için mütercim ayetlerdeki belâğat, gramer vb. inceliklere ve aynı zamanda ayetlerin ilgili bulunduğu tarihi ve diğer gerçeklere vakıf olmalıdır.
  4. Şayet varsa, ayetlerdeki anlam sınırlamalarına (takyid’e) riayet edilmeli, ve böylesi durumlarda, ayetlerle ilgili mutlak ifadelerden kaçınıp, mukayyed ve has ifadelerle çeviriler yapılmalıdır.
  5. Ayetlerin, güncel konularla kendiliğinden ve tabii olarak anlam ilişkilerinin doğması ve o şekilde ifade edilmesi durumlarında dahi onların özgün, mutlak, bağımsız(tek başlarına) ve orijinal manaları korunmaya çalışılmalıdır.
  6. Ayetlerde lafzi ve zahiri olarak bulunmasalar bile, Arap dilinin gramer ve belağat özelliklerinin gereği olarak gerçekleşen anlamları, tercemede lafzi olarak tebarüz ettirmeli ve onları, cümlenin üvey ve zait unsurlarıymış gibi parantez içlerine kesinlikle hapsetmemeli, bilakis, cümlenin öz ve asli unsurları olarak parantez dışında normal olarak ifade etmelidir.
  7. Luğavi değil de ıstılahi/teknik anlamlarda kullanılan lafızların, dini ve kültürel derinlik ve zenginlikleri korunmalı ve bunlara halel gelmemelidir.

Prof. Dr. Yusuf Işıcık

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle