VAAZ

İman

"İman" konulu vaazı siz değerli okuyucularımız için hazırladık.

İman, Kur'ânî bir kavramdır. Kur'an-ı Kerim'in sunduğu gerçek¬lerin tümüne bir bütün olarak inanmak demektir. İman, hiç bir dinde İslam’daki kadar mü¬kemmel ve açık tanımlanmamıştır. Budizm, Şintoizm ve Manihaizm gibi putpe¬rest dinler şöyle dursun, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi tahrif edilmiş semavî dinlerde bile imanın derli toplu bir tanımı yoktur. Hâlbuki İslam'da başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere bütün akâid kitapları iman kav¬ramını pek esaslı ifadelerle tanım¬lamışlardır. Bütün bu tanımların özü ise şudur:

“İman: Kalp ile tasdik, dil ile ikrardır.” Bunun kısa anlamı ise, Başta Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine, sonra da O'nun, elçisi Hz. Muhammed Mustafa (sav)'ya vahiy yoluyla bildirdiklerinin tümüne bir¬den içtenlikle inanmak ve bu inancı dille açıklamaktır. Böyle inanan kimseye “mümin” denir.
İman kelimesi, türevleriyle birlikte Kur'an-ı Kerim'de 900 kadar ayette geçmektedir. Kuran’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifadeler olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir.

Mümin, hem Allah'ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü'l-Hüsna’dan biri, El-Mümin’dir. Allah'ın müminliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın müminliği de El-Mümin’e (Allah'a) güvenmeyi ifade eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah'a güven tam olmadan iman olmaz. Allah'a güvenin tam olması için, O'nu her şeyden fazla sevmemiz, O'nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir.

İmanın en büyük düşmanı olan şeytan ve diğer kuvvetler karşısında, imanın ömür boyu korunup muhafaza edilmesi, onu kazanmaktan daha zordur. Çünkü imanı zayi edecek birçok menfi tesir ve pek çok sebep vardır.

İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir. İnsan, inanmadığı zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman yaşamanın bir anlamı ve değeri kalmaz. Her insan bir şeylere inanır, ama kurtarıcı olan iman, hakka inanmadır. İman hissini kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tabi olmak ve azgınlaşıp kendini Allah'a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük etmek, cehenneme davetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde iman edip, Allah'ın hidayetine uymak, cennete adım adım yaklaşmaktır.
İmanın sahih (geçerli) ve kabule şayan olmasının üç temel şartı vardır:

1) İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki olmamalıdır.
2) İnsan, iman esaslarından herhangi birini inkâr veya tekzip etmemelidir.
3) Dini hükümlerin, emir ve yasakların hepsinin güzel ve hikmetli olduğunu kabul etmek ve bunları yapmakta inat ve tekebbür göstermemek lazımdır.

İmanın ne olduğuyla ilgili Kuran’da ve hadislerde birçok beyan bulunmaktadır. Hz Ömer’den rivayet edilen ve Cibril hadisi olarak da bilinen meşhur hadiste Efendimiz iman, İslam, ihsan vb kavramların tanımını yapmaktadır. Hz Ömer (ra) şöyle anlatıyor: Ben Hz. Peygamberin yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamberin önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: "İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." O yabancı “Doğru söyledin” diye tasdik etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber buna da: "İhsan, Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor." Şeklinde cevap verdi. (hadis devam etmektedir ancak konumuzla ilgili kısım bu kadar)

Allah ve Resulü (sas) imana çok büyük değer vermiş ve onu her şeyden üstün tutmuşlardır. Dünyadaki ve ahiretteki gerçek huzurun imanla elde edilebileceğini anlatan onlarca ayet vardır. Bunun yanında Efendimiz (sas) de imanın önemine vurgu yapan birçok beyanda bulunmuştur. Mesela "Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır." beyanı bunlardan birisidir.

Ehl-i Sünnet akidesine göre, bir kimse mümin olarak son nefesini verebildiği takdirde ebedî olarak cehennemde kalmayacaktır. Her günahkâr mutlaka cehenneme gidecektir de denemez, çünkü Allah dilediğini affeder. Affa mazhar olamayanlar günahı miktarınca cezasını çeker. Ancak, müminse o kimsenin yeri ebedî cehennem değildir.

Yine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "İki şey vardır gerekli kılıcıdır!" Bir zat: Ey Allah'ın Rasûlü! Gerekli kılan bu iki şeyden maksat nedir? diye sordu: Hz. Peygamber (sas): "Kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir" cevabını verdi”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

"Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır! Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece mümine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder bu da hayırdır"

Aslında başlı başına dünya hayatında takınmamız gereken tavrı anlatan bu hadisi iyi anlayıp imanın kendisine kazandıracağı nimetlerle şu dünya hayatını kârlı bir ticarete dönüştürmek mümkündür. Nimet gelirse şükür; nikmet gelirse sabır… işte iman budur…

Yine Efendimizin şu mesele karşısındaki duruşu, bizlere imana verdiği değeri göstermesi açısından çok manidardır: Bir savaşta Hz. Usame, hasmı ile vuruşurken, galebe çalacağı sırada vuruştuğu müşrik, kelime-i şehâdet getirerek tevhidi ikrar eder. Fakat Hz. Üsâme, onun, bu ikrarı, ölümden kurtulmak için yaptığına hükmederek, hasmını öldürmekte tereddüt etmez. Medine'ye dönüşte durum Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'e anlatılınca, hâdiseye ziyadesiyle üzülüyor ve

Üsâme'yi şiddetle azarlıyor:
"Ey Üsâme, lâilâhe illâllâh diyen bir kimseyi niye öldürdün?" Hz. Üsâme (radıyallahu anh), kendisini şöyle müdafaa ediyor: "Ey Allah'ın Resulü, o, bunu ölümden kurtulmak için söyledi." Bu cevap üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "Kelime-i tevhîdi getireni niye öldürdün ey Üsâme" diye o kadar çok tekrar ediyor ki, Hz. Üsâme (radıyallahu anh) üzüntüsünün büyüklüğünden: "Keşke o güne kadar İslâmiyet'e girmemiş olsaydım da böyle bir cinayeti işlemekten uzak kalsaydım" temennisinde bulunur. Müslim'in rivayetinde Resul-i Ekrem, Hz. Üsâme'yi şöyle azarlıyor: "Onun bu ikrarda samimî olup olmadığını öğrenmek için kalbini mi yardın?"

Oysa Hz Üsame’yi ne kadar çok sevdiğini bilmeyen yoktur sanırım…
Bütün bunların ötesinde şunu da unutmamak lazımdır ki iman, farkına varmaktır. Yaşadığımız şu hayatın ne olduğunu idrak etmektir. İçimizde ve dışımızda bin bir dille bize O’nu anlatan hadiselerin yanından körler, sağırlar ve kalpsizler gibi geçmemektir. Tepeden tırnağa vücudumuzun her zerresinde O’na giden yollar bulmaya gayret etmektir. Gözümüzün ve gönlümüzün uzanabildiği o sınırsız ufukta her daim O’nun adını mırıldanabilmektir. İçtiğimiz bir bardak su da dahi Allah’a dair işaretlerle buluşmak demektir. Simamızdaki unsurları iman adına konuşturabilmektir. Velhasılı iman, farkında olarak yaşayabilmektir.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle