VAAZ

İhlas

İnsanı bilmek kurtarmaz. Bilmemek hiç kurtarmaz. Onu kurtaracak tek şey, bildiğini yaşabilmektir. Hem de ihlaslı bir şekilde yaşayabilmek. Ne var ki bu da tam bir çare değildir.

İhlâs kelimesi sözlükte “arınmak, saflaşmak, kurtulmak” mânâsındaki hulûs/halâs kökünden türetilmiş olup “bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırmak, saflaştırmak” anlamına gelir. İhlâs kelimesi, terim olarak “ibâdet ve iyilikleri riyâdan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” demektir. İhlâs, bir şeyi saf, temiz ve arıtılmış hale getirmek, kalbi temizlemek, çıkar ve şöhret amacı güdülmeyen, içten, riyâsız, samimi sevgi ve bağlılık demektir. İslâmî literatürde ihlâs, daha geniş olarak şirk ve riyâdan, bâtıl inançlardan, kötü duygulardan, çıkar hesaplarından ve genel mânâda gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi, her türlü hayırlı faâliyete iyi niyetle yönelmeyi ve her durumda yalnızca Allah’ın rızâsını gözetmeyi ifade eder.

وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ
“Sizin için hayvanlarda elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.”(Nahl 16/66)yukarıdaki ayette yer alan “خَالِصًا” kelimesi aslında ihlâsın ne olduğunu açıkça göstermektedir. Şöyle ki, çok rahatlıkla içtiğimiz süt, hayvanın dışkısı ve kanı arasından içine hiçbir şey karışmadan çıkmaktadır. İnsan, amellerinde öyle ihlâslı olmalıdır ki ne dünyevi ne de uhrevi hiçbir beklenti onun içine karışmasın. Süt gibi halis olsun. İşte ayette işaret edilen ihlâs kavramı, her şeyi Allah emrettiği için yapmak, hiçbir beklentiye girmemektir.

Niyeti değerli kılan içindeki ihlâstır. Yapılan amelin samimi, içten yapılmasıdır esas olan. Yoksa ihlâssız olan işlerin bir kıymeti yoktur. O, olsa olsa riya olur. Riyâ ile ihlâs arasındaki fark isealışverişaracı olan gerçek para ile sahte para arasındaki fark gibidir. Sahte paranın nasıl hiçbir değeri ve geçerliliği bulunmuyor ise, ihlâslı olmayan, riyâkâr davranış, amel ve ibâdetler de aynı gibi görünen ama aslında yok sayılan şeyler gibidir. Bedene göre ruh ne ise, amele göre ihlâs odur. Rûhu olmayan bir beden, cansız bir maddeden ibârettir. İhlâssız amel de hebâ olmuş bir iş gibidir.Efendimiz (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kim duyulsun diye bir iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Kim gösteriş olsun diye bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya çıkarır." (Müslim, Zühd 38) Allah, kendi rızası gözetilmeden yapılan hiç bir işi kabul buyurmaz. Efendimiz “Şüphesiz Allah, sadece kendisi için ve kendisinin rızâsı için olmayan bir amelden başkasını kabul etmez.” (Nesâî, Cihad 24) buyurmak suretiyle buna dikkat çekmiştir.

İhlas konusunda çok hassas davranan Efendimiz, çoğu zaman şöyle dua ederdi: “Yâ Rabbi! Beni Sana karşı ihlâslı bir kul yap.” (Ahmed bin Hanbel, 4/369; Ebû Dâvud, Vitr 25)

İslâm'da nihâî hedef insandır. Yani insanın mükemmelleşip kemâl derecesine ulaşması, aslî temiz fıtratına kavuşması temel hedeftir. İşte insan, aslî fıtratına, sun'î/yapmacık şeylerden arınarak, samimi olarak ulaşır. Her insanı memnun etmek için çaba sarfeden, şirin görünmeye özen gösteren, zamanla kişiliğini yitirir. Ancak, yalnız Allah'ı memnun ve râzı etmeye, bu konuda oldukça samimi olmaya çalışanlar, gerçek kişiliği ve izzeti bulurlar. Bu itibarla tüm insanlarla ilişkiler daha bir anlamlı olur. Kime nasıl davranılacağı bilindiğinden, hangi tavrın iltifat, takdir; hangi tavrın tepki alacağını tespit etmek kolaylaşır. Olgun bir kişiliğe sahip olunur. Güven veren emin bir kişilik oluşur. Herhangi bir olay veya konuya Allah'ın rızâsı hedeflendiğinden âdil ve dürüst yaklaşımlarıyla güven telkin eder. İşte bunlar ihlâs sahibi insanların vasfıdır.

İnsanı bilmek kurtarmaz. Bilmemek hiç kurtarmaz. Onu kurtaracak tek şey, bildiğini yaşabilmektir. Hem de ihlaslı bir şekilde yaşayabilmek. Ne var ki bu da tam bir çare değildir. Bu konuda Efendimiz (sas) şöyle bir değerlendirmede bulunur:
هَلَكَ النَّاسُ اِلاَّ الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلاَّ الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلاَّ الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلَى خَطَرٍ عَظِيمٍ
“İnsanlar helak oldu âlimler müstesna. Âlimler helak oldu amel edenler müstesna. Amel edenler de helak oldu ancak ihlâslı olanlar müstesna. Onlar da büyük bir uçurumun kenarındadırlar.” Evet, durum bundan ibaret…

İnsanlar arasında dikkat çekenler genelde malıyla zengin, ilmiyle âlim bir de gücüyle cesur insanlardır. Diğer insanlar bunlara gıpta ile bakarlar. Ne var ki bunların amelleri ihlâssız olursa başlarına beladır. Şimdi aşağıya kaydedeceğimiz hadiste bunların ahiretteki durumları anlatılıyor. Her fert kendi konumuna göre bu hadisten dersini almalıdır.
Efendimiz(sas) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet günü ilk çağrılacaklar, Kur’an’ı ezberleyen biri, Allah yolunda öldürülen biri ve bir de çok malı olan biridir. Allah Teâlâ Kur’an okuyana: ‘Ben, Rasûlüme inzal buyurduğum şeyi sana öğretmedim mi?’ diye soracak. Adam:‘Evet ya Rabbi!” diyecek. ‘Öğrendiklerinle ne amelde bulundun?’ diye Allah Teâlâ tekrar soracak. Adam:‘Ben onu gündüz ve gece boyunca okurdum’ diyecek. Allah Teâlâ: ‘Yalan söylüyorsun!’ diyecek. Melekler de ona: ‘Yalan söylüyorsun!’ diye çıkışacaklar. Allah Teâlâ ona:‘Bilakis sen, ‘falanca Kur’an okuyor’ densin diye okudun ve bu da söylendi’ der.

Sonra, mal sahibi getirilir. Allah Teâlâ: ‘Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye muhtaç olmadın!’ der. Zengin adam: ‘Evet yâ Rabbi’ der.‘Sana verdiğimle ne amelde bulundun?’ diye Allah Teâlâ sorar. Adam: ‘Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim’ der. Allah Teâlâ: ‘Bilakis sen: ‘Falanca cömerttir’ desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi’ der.

Sonra Allah yolunda öldürülen getirilir. Allah Teâlâ: ‘Niçin öldürüldün?’ diye sorar. Adam: ‘Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım’ der. Allah Teâlâ ona:‘Yalan söylüyorsun!’ der. Ona melekler de:‘Yalan söylüyorsun!’ diye çıkışırlar. Allah Teâlâ ona tekrar:‘Bilakis sen: ‘Falanca cesurdur’ desinler diye düşündün ve bu da söylendi’ buyurur.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Hüreyre’nin dizine vurup şöyle dedi: “Ey Ebû Hüreyre! Bu üç kimse, Kıyâmet günü, cehennemin, aleyhlerine kabaracağı Allah’ın ilk üç mahlûkudur!”(Müslim, İmâret 152,)

Evet, aslında yukarıda anlatılanlar her şeyi ayan beyan ifade etmektedir. Dolayısıyla madem bir iş yapılacak ihlâsla yapılmalıdır. Yoksa ahirette suratımıza yalancı diye çarpılma ihtimali vardır.Mü’minler bütün söz ve fiillerinde Allah’ın rızâsını gözetmek zorundadırlar. Eğer insanların hoşlarına gitmek niyetiyle amelde bulunurlarsa, kendi kendilerini helâk ederler. Nitekim Uhud savaşında mü’minlerin en önde savaşanlarından birisi de Kuzman idi. Medine’deki hurmalıklarını korumak niyetiyle savaştığı için cehennemlik olmuştur. Oysa o gün herkes onun kahramanlığına hayran kalmıştır.

İhlâs, şeytanın kişiye süslemeye çalıştığı fenâlıklara ve insanları azdırma gayretine engel olan bir tutumdur. Bu durum şeytanın itiraflarından anlaşılmaktadır: “Yeryüzünde insanlara (fenâlıkları) süsleyeceğim, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak içlerinde ihlâsa sahip mü’minler bunun dışındadır.”(15/Hicr, 40).“İblis, ‘Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların hâriç, hepsini mutlaka azdıracağım’ dedi.”(38/Sâd, 82-83)

İhlas konusunda Hz Ali (ra)’ın şu tavrı ibretlik bir meseledir: Bir harpte Hz. Ali (r.a.) bir kâfirle çarpışıyor ve kâfir usta bir savaşçı olduğu için onu bir türlü mağlup edemiyordu. Tam karşı karşıya geldikleri bir sırada Hz. Ali “Ya Allah” diyerek kâfirin üzerine hücum edip yere yatırdı. Çıkıp göğsü üzerine oturduktan sonra hançerini çıkarıp öldüreceği anda kâfir Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü. Hz. Ali hemen kâfirin üzerinden kalkarak onun da ayağa kalkmasına müsaade etti. Kâfir şaşırmışı:“Ya Ali, ben seni kızdırmak için yüzüne tükürdüm, sense beni tam öldüreceğin sırada serbest bıraktın. Bunun sebebi nedir?” diye sordu. Hz. Ali kâfire şu cevabı verdi:“Ben bu harp meydanında Allah rızası için çarpışıyorum. Sen yüzüme tükürdüğün zaman içimde sana karşı bir hissi nefret belirdi, seni öldürmüş olsa idim Allah için değil de nefsime yapılan hakaretten dolayı öldürmüş olacaktım. Bundan dolayı seni öldürmekten vazgeçtim” dedi.Kâfir Hz. Ali’nin bu âlicenaplığına hayran kalarak İslamiyeti kabul edeceğini ve İslam dinini tarif etmesini istedi. Hz. Ali İslamiyetin şartlarını öğretip adam şahadet kelimesini getirerek Müslüman oldu.”

Benzer bir vaka Hz. Ömer (ra) ile bir sarhoş arasında da yaşanmıştır. O da sarhoşu kendine hakaret ettiği için cezalandırmaktan vazgeçmiştir.

Necip Fazıl ise insanın her zaman ihlâs yörüngeli bir hayat yaşamasının esas olduğunu salık veren şu dizelerinde:
“Suâl: Ey velî, mü’min nasıl olmalı, söyle!
Cevap: Son anda nasıl olacaksa, hep öyle.” Şeklinde veciz olarak ifade etmiştir.

Peki bir mümin ihlaslı olup olmadığını nasıl bilebilir dersiniz? Bu konuda kıstas nedir? Onu da Hz Ali Efendimizden dinleyelim: "Riyâkârın alâmeti şunlardır: Yalnız kaldığı zaman tembelleşir, halk arasında dinçleşir. Övülürse amelini arttırır, yerilirse azaltır." İbret verici ve düşündürücü değil mi?

Mevla bizleri ihlâslı kullarından eylesin. Amellerimize riya, süm’a karıştırmaktan bizleri muhafaza buyursun. Amellerimize niyet derinliği, niyetlerimize de ihlâs ve samimiyet lütfeylesin. Âmin…

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle