DİYANET

Görmez: "Dini bağnazlık, terör tuzağındaki..."

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, 9. Büyükelçiler Konferansı’nda konuştu

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 9. Büyükelçiler Konferansı’nda büyükelçilere hitap etti.

Marriott Otel’de düzenlenen 9. Büyükelçiler Konferansı’nda büyükelçilere hitap eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez, konuşmasını “Küresel Dünyada Din-Devlet-Toplum İlişkileri ve İslamofobya”, “Kendini Arayan İslâm Dünyası, Küresel Terör ve Şiddet Sarmalı”, “Diyanet İşleri Başkanlığı ve Yurt Dışı Din Eğitimi ve Din Hizmetleri” başlıkları altında gerçekleştirdi.

Başkan Görmez’in, İslam dünyasında yaşanan gelişmeler ve Batı dünyası ile ilgili tespitlerinin yer aldığı konuşması şöyle:

“Din, insanlık tarihinin en kadim realitesidir…”
Yaratıldığı günden itibaren insanoğlunun akleden bir varlık olarak en çok merak ettiği sorular; yaratılış gayesi, yaratılışın ve yaratıcının mahiyeti, varlığın ve var oluşun anlamı, insanın mebdei ve meadı, yani yaratılışın başlangıcı ve sonu yahut sonsuzluğu, ahlakın ve mutluluğun kaynağı, insanın ölüm ötesi serüveniyle ilgili sorular olmuştur. Bütün felsefi sistemler bu soruların cevabı ile uğraşmıştır. İnsanoğlu bu sorulara yönelik en tatminkar cevabı daima dinde bulmuştur. Bunun içindir ki din ilk insanla birlikte bireylerin ve toplumların en kadim realitesi olarak hep var olagelmiştir. Bütün ilahi dinlere göre ilk insan aynı zamanda ilk Peygamberdir ve bütün insanlar Adem'in çocuklarıdır. Medeniyet tarihi aynı zamanda bir dinler tarihidir. Din, Medine ve medeniyet birbirinden ayrılmaz üç kavramdır. Medeniyet tarihinden dini çıkarttığınız zaman kültür, düşünce, felsefe ve sanat adına çok şey kalmayacaktır. Kısaca din, insanlık tarihinin en kadim realitesidir.

“Din, yanlış anlaşıldığında aklın ve hayatın önündeki en büyük engele dönüşebilmiştir…”
Tarihte sayısız din ve inanç ortaya çıkmakla birlikte insanoğlunun mukadderatını en çok etkileyen son üç din; Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlıktır. Tarih bize göstermiştir ki din olgusu insanlar tarafından doğru anlaşıldığı zaman, doğru tatbik edildiği zaman, su ve hava kadar tabii olmuş, fakat yanlış anlaşıldığı zaman, yanlış tatbik edildiği zaman insanın bütün potansiyellerini yok etmiş, aklın ve hayatın önündeki en büyük engele dönüşebilmiştir.

“Batı aydınlanması, insanı tanrılaştırarak ilahi olana karşı meydan okumaya dönüştürmüş bir atmosferin ürünüdür…”
Batı dünyası bunun en çarpıcı örneğini aydınlanma süreciyle yaşamıştır. Batıda aydınlanmayla birlikte dine karşı mesafeli bir duruş başlamıştır. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte başlıcası, Ortaçağ Batı dünyasında dini tezahürlerin insanı ve insan aklını dışlamasıdır. Aydınlanma felsefesi, Batının kendine gelme arayışıdır. Bu arayış, yüzyıllar boyunca fıtrattan uzaklaşan ve birçok beşeri müdahalelerle oluşturulan bir teolojinin insanı dışlaması karşısında merkezine insanı alan bir hümanizmi doğurmuştur. Bu da insanı adeta tanrılaştırarak ilahi olana karşı bir meydan okumaya dönüşmüştür.

“Dinlerin güç ve cazibelerini yitireceği kehaneti tutmamıştır…”
Batı aydınlanması ve onun üzerine oturan modernite böyle bir atmosferin ürünüdür. Öyle ki bu atmosfer o raddeye vardı ki haşa Tanrı’nın ölümünü, dinin sonunu ilan etmekten çekinmemiştir. Fakat çok geçmeden bir sosyal kurum olarak dinin modernite ile birlikte gerileyeceğini, dini kurum ve sembollerin toplum üzerindeki hakimiyetlerinin sosyal, kültürel, entelektüel ve bilimsel gelişmelerle birlikte yok olacağını öngören teoriler yanılmıştır. İnsanlığın aydınlanmacı aklın rehberliğinde modernleşme ve rasyonelleşme hedefine emin adımlarla yürüyeceğin, insan zihninin her türlü metafizik ve mistik düşünceden arınacağını, özgürlüğünü kısıtlayan bütün geleneksel toplum ve bilgi yapılarından kurtulacağını, dinin sosyal önemini kaybederek bireyin vicdanına ve özel hayatına hapsolacağını iddia eden teoriler eski cazibesini kaybetmiştir. Dini öğretilere sadakatin azalacağını, dini organizasyonlara ve yapılara katılımın düşeceğini söyleyen görüşler artık sosyolojik bir gerçek olmaktan uzaklaşmıştır. Açıkçası dinlerin güç ve cazibelerini yitireceği kehaneti tutmamıştır. Din insanların zihinlerini bütün çabalara rağmen hiç terk etmemiştir.

“Batı’da kiliselerin mevcut seküler, liberal görünümleri ile toplum nezdinde itibar kaybına uğradıkları yanılgısına düşmemek gerekir…”
19’ncu yüzyılın etkin bir gücü olan sekülerizm 21. asırda ciddi bir gerileme trendine girmiştir. Buradan sekülerizm derken, bir yönetim biçimi olarak laisiteyi değil, dini hayattan, insandan, kainattan tecrit eden ideolojiyi kast ediyorum. Nietzsche’nin tanrı öldü hezeyanına karşı, tanrı ölmedi itirafları yüksek sesle tekrarlanırken, bilakis ona olan inanç giderek güçlenmektedir.

Din, 21’nci yüzyılın ilk çeyreğine yükselen bir değer olarak girmiştir. Dinin ortadan kaybolacağı tezinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu ortaya koyan önemli göstergelerden biri de, ana dini akımların yanı sıra, onları rakip olacak tarz ve üslup da ve kontrolsüz biçimde yeni dinsel biçimlerin, yeni dini akımların türemesidir.
Bu bağlamda, Batı dünyasıyla ilgili bir tespitimi paylaşmak isterim. Batı’da ana dinin geleneksel, yerleşik ve köklü kurumları olarak kiliselerin mevcut seküler, liberal görünümleriyle toplum nezdinde nüfus ve itibar kaybına uğradıkları yanılgısına düşmemek gerekir. Modernitenin üç atlısı olan rasyonalite, bireycilik ve eşitlik ilkeleriyle birlikte Batı’da dinin toplum nezdindeki etkisinin azaldığı gibi yanlış bir kanaate kapılmamak gerekir. Tanrıya inananların sayısının azalması, her geçen gün kiliseye gitme oranlarının düşmesi, kiliselerin kapısına kilit vurulduğu anlamına gelmemektedir. Pek çok Batılı dindar olmadığı, hatta bir inanan olmadığı halde sahip olduğu değerlerin dine dayandığının farkındadır. Yine inanmadığı halde kilise vergilerini ödeyenlerin sayası hiç de az değildir.

“Batı’daki varlığını kılcal damarlara kadar hissettirmeye devam eden din, kendi içindeki etnik, itikadı ve mezhebi ayrılıkları örtmek için bir ‘öteki’ üretmiştir…”
Burada vurgulamamız gereken diğer husus, din olgusunun milli etnik ve kültürel kimliğin anahtar unsuru olmasıdır. Keza bugün Hıristiyanlık ve onun kurumları da Batılı kimliğini besleyen en güçlü aktörlerdir. Bir din olarak Hristiyanlığın anlam verici, meşrulaştırıcı, norm ve düzen koyucu modernizmin bütün dayatmalarına rağmen Batı toplumu üzerinde hala etkisini sürdürmektedir. Bu etki aileden sosyal ilişkilere, ekonomiden siyasete, sanattan spora varıncaya kadar hayatın her alanında derin bir biçimde hissedilmektedir. Dolayısıyla, Batı toplumunun ve kültürünün anlaşılmasında dinin anlaşılması hala önemli bir basamaktır.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki: Batı’daki varlığını kılcal damarlara kadar hissettirmeye devam eden din, kendi içindeki etnik, itikadı ve mezhebi ayrılıkları örtmek için bir öteki üretmiştir. Bu öteki maalesef son zamanlarda İslam ve Müslümanlardır. İslam ve Müslümanlar üzerinden şekillenen kimlik kurgusu ise eski tarihi düşmanlıklara yaslanarak sanal bir korkuyu, İslamofobiyi üretmiştir. Gerçekte İslamofobi arkasında çok yönlü karmaşık ve de karanlık, ekonomik, siyasi ve kültürel emelleri, çıkar ilişkilerini barındıran bir ötekileştirme projesidir. Aydınlanma tarihiyle eş değer olan oryantalizm sadece bir bilimsel faaliyet alanı değil, büyük bir siyaset aklını da içinde barındırmaktadır.

“Can suyunu kara cehaletten alan İslamofobi projesinin yegane marifeti, yeryüzü toplumları arasına kin, nefret ve yabancı düşmanlığı toplumlarını ekmektir…”
Bugün Şii-Sünni ayrılığı veya diğer mezhep farklılıkları üzerinden çatışma var etmeye çalışanlar oryantalistik bilgiyi silah olarak kullanmaya devam etmektedirler. Can suyunu kara cehaletten ve temelsiz önyargılardan alan İslamofobi projesinin yegane marifeti yeryüzü toplumları arasına kin, nefret, ırkçılık, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı toplumlarını ekmektir. Bu ise neticede küresel terörü tetiklemekten başka bir amaca hizmet etmemektedir.

“İslam dünyasındaki dinî bağlılıklar ve kimlikler bugün yeniden tanımlanmaktadır…”
İslam dünyasına gelince; öncelikle belirtmeliyim ki, dinin İslam dünyasındaki diriliş süreci Batıdakinden farklı bir mecrada akmaktadır. İslam dünyasındaki dini bağlılık ve kimlikler bugün yeniden tanımlanmaktadır. Müslüman milletlerin yeniden İslam’ın manasıyla bulaşarak insanlığa umut veren bir medeniyet inşa etmeleri için, bugün dünden daha fazla nedenimiz vardır. 14 asır önce sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem, kabile savaşlarının yaşandığı, can ve mal emniyetinin bulunmadığı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, vahşetin ve dehşetin kol gezdiği karanlık bir ortamda Allah’ın yol göstericiliğiyle, yeni bir sözle, yani Kur’an ile tüm insanlığa umut olmuştu. Egemenlerin başta direndiği bu söz, mazlum insanların, kölelerin, ırgatların, itilmiş kadınların ve gençlerin inanmasıyla kısa zamanda yayılarak Yesrip’te ete kemiğe bürünmüş, imana ve ahlaka dayalı bir toplumun inşası gerçekleşmişti, Yesrip medeniyetin ilk şehri olarak Medine’ye dönüşmüştü.

“İslam düşünce tarihinde hakikat arayışı sürekli var olmuştur…”
Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen ve alemlere rahmet olan İslam Peygamberi de selefleri gibi insana varlık sebebini hatırlatmış, insanı insan olmaya davet etmiştir. Kendisini Adem’le başlayan peygamberlik binasının bir tuğlası olarak tarif etmiştir. Onun tebliğ ettiği Kur’an’a ve eşsiz hayat modeli olan sünnetine dayanan İslam dini, tarihsel süreç içinde hiçbir zaman tek düze bir yorumlamayla bize gelmemiştir. İslam düşünce tarihinde hakikat arayışı sürekli var olmuş ve Batı için Ortaçağ olan zaman dilimlerinde İslam düşüncesinin zengin tezahürleri bütün İslam dünyasında kendini göstermiştir, Endülüs böyledir ve cazibe merkezi olarak Batıyı adeta büyülemiştir. Buhara, Semerkand böyledir, bilginin ve hikmetin merkezleri olmuşlardır. Bağdat böyledir, çok farklı unsurları içinde barındırdığı halde barışın ve medeniyetin beşiği olmuştur. Ve İstanbul böyledir, tarih boyunca bütün inanç ve düşünceleri barış içerisinde, hukuk temelinde birlikte yaşatabilmiştir.

“İslam dünyasında olup bitenlerin sebeplerini hep hariçte aramak ne kadar basit ve kolaycılık ise sadece din ve mezhebe bağlamak da o kadar basit ve kolaycılıktır…”
Bugüne gelince, İslam beldelerinin önemli bir kısmı maalesef yaralı bilinçlerin, hasarlı ruhların, ölümcül kimliklerin, parçalanmış benliklerin kol gezdiği bir vahşet coğrafyasına dönüşmüş ya da dönüştürülmüş durumdadır. Bitmek bilmeyen savaşlar ve terör yüzünden tarihin kaydettiği en ağır hasar ve tahribat ile yüz yüze kalan bu coğrafya, etnik ve mezhepsel aidiyetlerini dinin önüne geçiren bağnaz grupların hiçbir insani, dini, ahlaki, meşru temele ve gerekçeye dayanmaksızın hoyratça bir bölme, ayrıştırma, dışlama, ötekileştirme ve tekfir etme faaliyetlerine şahitlik etmektedir. İslam dünyasında olup bitenlerin sebeplerini hep hariçte aramak ne kadar basit ve kolaycılık ise, sadece din ve mezhebe bağlamak da o kadar basit ve kolaycılıktır.

“Din adamları olarak barış için dua edebiliriz; cemaatlerimizi ve halklarımızı düşmanlık duygularından arındırmak için her türlü çabayı gösterebiliriz…”
Ne zaman din ve mezhep eksenli bir şiddet olursa gözler hemen din adamlarına, ilahiyatçılara, ilim adamlarına yahut diyanet işleri başkanlıklarına çevrilmektedir. Din adamları olarak barış için bizler dua edebiliriz. Cemaatlerimizi ve halklarımızı düşmanlık duygularından arındırmak için her türlü çabayı gösterebiliriz. Yangından canı yanalları teselli etmek için her türlü gayreti gösterebiliriz.

Ne var ki, silahların patronları işlerinden kazanmaya devam ederken, politikacılar, komutanlar, şiddet profesyonelleri kargaşa, terör ve ölüm buyrukları vermeyi sürdürürken, bu çabayı din adamlarından bekleyenler gerçekten başarılı olacağımızı umabiliyorlar mı?

Dökülen kanların ardında halkların ve ülkelerin servetlerini talana girişmiş açgözlü küresel güçlerin sorgulamaz iştahı yatıyor olamaz mı? Bütün savaş ve terörün dini hoşgörü yahut müsamaha yokluğundan çıktığında insanları gerçekten inandırabilir miyiz? Bundan önce bizi kim inandıracak durumun böyle olduğuna?
Yeryüzünde sömürgecilik hiç olmamış, altına, gümüşe, petrole, uranyuma aç savaş lortları ülkeleri, halkları birbirine hiç kırdırtmamış, bütün bunlar olmamış da sadece dinsel fanatizmden dolayı gerginlikler, çatışmalar, savaş ve terör oluyormuş; öyle mi?

“Bağnaz dindarlık, dinler ve mezhepler arasındaki düşmanca duygular olmasaydı savaş ve terör gerçekten ortaya çıkmayacak mıydı?

Bağnaz dindarlık, fundamentalizm ve radikalizm, dinler ve mezhepler arasındaki düşmanca duygular, bütün bunlar olmasaydı savaş ve terör gerçekten ortaya çıkmayacak mıydı? Bizi buna kim inandırabilir? Bütün bunları söyleyecek olsak bize kim inanır?

Din adamları bir aldatmacaya hizmet etseler bile, hangi din bu kandırmacaya hizmet için araç olmaya müsaade edebilir? Hangi samimi mümin bir inanç ve ahlakın gerçekten vahşet üretebileceğini kabul edebilir? Aşırılığa, şiddete, savaş ve teröre karşı olduğumuzu haykırmak elbette gereklidir. Peki, bu yeterli midir?

Şunu açıkça sormak isterim ki; dini bağnazlık, dini radikalizm, dinler ve cemaatler arası düşmanlık mı daha tehlikeli, yoksa sömürü ve kaynakların talanı yoluyla yaratılmış adaletsizlik, yoksulluk, insan haklarından yoksunluk, eğitimsizlik, cehalet, suça itilmişlik mi daha büyük belasıdır dünyamızın?

Şu açıkça bilinmelidir ki, dini bağnazlık, terör tuzağındaki yemlerden sadece birisidir. Dini inançların, değerlerin ve kimliklerin radikal ya da fundamentalist yorumu dini bağnazlığın bir silah olarak kullanılması, halkların ve cemaatlerin küresel sömürü ve talan altında içine düşüldüğü adaletsizlik, yoksulluk, insan onurundan yoksunluk altında onuru kırılmış insanların ikna edilmesi için çok basit bir silahtan ibarettir.

“Modern zamanlarda ortaya çıkan nevzuhur dinî tezahürlerden biri var ki, İslâm’ın cihanşümul hak ve adalet anlayışına gölge düşürmüş…”
Bu coğrafyada, Müslüman coğrafyada modern zamanlarda ortaya çıkan nevzuhur dini tezahürlerden biri var ki, İslam’ın cihan şümul hak ve adalet anlayışına, sevgi, şefkat ve rahmet mesajına gölge düşürmüş, medeniyet yürüyüşünü sekteye uğratmış, Batı dünyasında İslamofobinin oluşmasına sebep olmuş ve medeniyetler arası çatışma üretmek isteyen görüş ve çıkar odaklarının maşası haline gelmiştir.

Afrika’nın paylaşımı ve sömürgeleştirilmesi, Afganistan’ın işgali, Bosna ve Çeçenistan savaşları, Körfez Savaşı ve Irak’ın işgali, Libya ve Suriye’nin parçalanması ve bu coğrafyaların iç savaşlara sürüklenmesi gibi İslam dünyasının dini ve kültürel fay hatlarını sarsan büyük acılardan sonra bu anlayış sömürge, şiddet, savaş, işgal ve istibdatların gölgesinde yetişen yaralı bilinçlerin mağdur ve mazlum kimliklerin, hatta batıda varlıkları ve kimlikleri yok sayılarak ötekileştirilen genç kuşakların uğruna canlarını verdikleri ve insanları hunharca katlettikleri bir kurtuluş ideolojisine dönüşmüştür.

“İslam’ın şefkat ve rahmet mesajına gölge düşüren anlayışlar, Haricî unsurların düşünce, tavır ve diliyle de birleşince İslâm toplumları için en büyük sorun hâline gelmiştir…”
Artık Müslüman coğrafyasının, Müslümanların, Müslüman ilim adamlarının, din adamlarının, mütefekkirlerin, düşünürlerin bu düşünceyle yüzleşmesi bir zorunluluk arz etmiştir. İslam dünyasının sorunlu bölgelerinde varlığını kuvvetlendiren bu anlayış, İslam’ın ilk fitne hadiselerinde ortaya çıkan harici unsurların düşünce tavır ve diliyle de birleşince bugün itibariyle dini mübin-i İslam ve İslam toplumları için en büyük sorun haline gelmiştir. Söz konusu anlayış mutlaka tarihsel bir süreç içerisinde yeniden değerlendirilmelidir. Tarih boyunca İslam medeniyetinde egemen olmayan, şaz ve marjinal kalan bu anlayış, önceleri tamamen Selefe ve dini metinlere bağlılığı ifade ederken, Moğol istilasıyla birlikte, Haçlı Seferlerinden sonra zemin bularak bir eylem ve hareket alanına dönüşmüştür. Daha sonraları Osmanlı Devletinin dağılması sürecinde ortaya çıkan otorite zaafından istifade etmiş, 1. Dünya Savaşı ortamında dahili ve harici etkenlerle siyasi bir güç elde ederek Arap coğrafyasında egemenlik oluşturmuş ve kurulan bazı devletlerin de ideolojisi haline gelmiştir.

“Kendi hakikatlerine ve dinî anlayışlarına inanmayanları tekfir eden zihniyet, kendi dışındaki bütün inanış ve mezheplerle savaşmayı cihad olarak kabul etmeye başlamıştır…”
Bu anlayış sahipleri modernitenin etkisiyle ihdas ettikleri kendi hakikatlerini ilk üç mübarek nesle izafe ettiklerinin de farkında olmamışlardır. Kendi hakikatlerine ve dini anlayışlarına inanmayanları İslam’ın ana yolunun tarih boyunca prensibi olan “ehli kıble tekfir edilemez” düsturunu yok sayarak kolaylıkla tekfir eden bu zihniyet, kendi dışındaki bütün inanış ve mezheplerle savaşmayı cihat olarak kabul etmiştir.

“FETÖ, sömürge faaliyetlerine hizmet etmek, sömürge aydınları yetiştirmek üzere tüm dünyada örgütlenmiştir…”
Üzerinde durulması gereken bir başka olgu da, özellikle bütün dünyayı kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan ve mega idealler peşinde koşarak bir misyon edasıyla hareket eden FETÖ benzeri dini yapılardır. Bu tarz yapıların özellikle sömürgecilik döneminden itibaren başlayan, çağımızda da bir hayli etkili olan kilise tarihinde de görüldüğü bilinmektedir. Uluslararası siyasi güçlerden kendilerini korumaları pek mümkün olmayan bu tarz hareketler, görünenden farklı bir ajandayı esas alarak faaliyet yürütmektedirler.

İlişkileri ve işleyişleri şeffaf ve legal olmadığı için değerlendirilmesi oldukça zor olan bu yapılar iyi niyetle ilk bakışta masum bir görünüm sergilemektedirler. FETÖ, 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimiyle küresel bir kötülük projesi olduğunu apaçık bir şekilde göstermiştir. FETÖ, sömürge faaliyetlerine hizmet etmek, sömürge aydınları ki hem Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bu coğrafyada, hem de resmi sömürgelerin sona ermesinden sonra Afrika’da sömürgelileştirme kabiliyetini artıran sömürge aydınları yetiştiren bir projeye dönüştüğü bugünden bakıldığında açıkça görülmektedir. Başlangıçta bir kişi etrafında oluşan bu hareketler zamanla kendi içinde bir yapıya, bir söyleme, bir gayeye ve büyük bir hedefe dönüşmektedir.

“Şahıs merkezli bu hareketlerde ahireti kazanma karşısında akıl ve vahiy devre dışı bırakabilmekte, körü körüne itaat kültürüyle iradeler teslim alınabilmektedir…”
Dini referanslar ve peygamberlerin mücadelesi dahi daha çok araçsal bir boyut kazanan bu hareketlerde başarıya endeksli olmak büyük bir amaç haline gelmektedir. Kendilerinin dışındaki hareket ve oluşumlara karşı mücadelede her yolun mubah sayıldığı bu yapılar, her türlü ortama uyum sağlamaya ve gizliliğe büyük önem atfetmektedir. Şahıs merkezli bu hareketlerde ahirete kazanma karşısında akıl ve vahiy devre dışı bırakılabilmekte, körü körüne itaat kültürüyle iradeler bir şahsa teslim alınabilmektedir.

“İslam’a göre hakikat hiç kimsenin tekelinde değildir…”
Bilinmelidir ki, İslam’a göre hakikat hiç kimsenin tekelinde değildir. Mümine düşen görev, hakikati kendi avcunda görmek ve insanları kendi hakikatine davet etmek değil, daima hakikatin yolunda olmaktır. Elbette İslam yardımlaşma ve dayanışmayı esas alan bir ahlak doğrultusunda birlik olmayı ve tüm Müslümanların ortak hedef, ortak gaye ve ortak idealde birleşmelerini ister. Ancak Kur'an Hıristiyanlık ve Yahudilik örneklerinde olduğu gibi fırka ve hiziplere bölünmeyi, kendin başkasına cenneti layık görmeyen kibirli ve müstağni dindarlıkları zemmeder. İslam’ın daveti ve tebliği aşikardır. Meşru olan gayeye hiçbir zaman gayri meşru yöntemlerle ulaşılamaz. Hile yapmak, şantaj uygulamak, desise oluşturmak ve fitne çıkarmak İslami ahlakın asla tasvip etmeyeceği hususlardır.

“Dini hayatın tartışmasız en büyük temsil organı ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığıdır…”
Dini hayatın tartışmasız en büyük temsil organı ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığını da bu bağlamda kısaca değerlendirerek sözlerimi bitirmek istiyorum. Bugün pek çoğumuz için paradoksal modernleşme şeklinde tanımlanabilen Türk modernleşmesi başlangıç etaplarında din ve devlet arasındaki ilişkilerin seyrini belirleme konusunda birbiriyle çelişen, pek çok görüşün muvaffakatına ihtiyaç duymuştur. Yine bugün oldukça garip sayılabilecek bu analizin tarihsel verilere başvurulduğunda her birimizi ikna edecek pek çok örneğinden söz etmek mümkündür.

“Yeni Türkiye’yi inşa etme çabasının önündeki en çetin engel din de dâhil bütün kültürel müktesebatı bagajında taşıyan gelenekti…”
Popüler Batı değerleriyle sıkı bir irtibat içinde yeni Türkiye’yi inşa etme çabasının önündeki en çetin engel kimileri için din, kimileri için de din de dahil, bütün kültürel müktesebatı bagajında taşıyan gelenekti. Bizim hayatımızda geleneğin elle tırnak kadar iç içe geçmiş öğelerin bir toplamı olduğundan hiçbirimizin kuşkusu olmasa gerektir. Bugün ne yazık ki, Cumhuriyetin kuruluş evreni hakkında kendi zihni dünyamızda kurduğumuz bariyerler yüzünden zamansal, dönemsel gerçekleri okumakta zorlanıyoruz. Sadece kurum tarihçilerimizin değil, akademik hayatın farklı alanlarında geçmiş üzerinde kalem oynatan sosyal bilimcilerimizle soğukkanlı bir şekilde bu paradoksu anlamak için, hatta bir adım daha ileri giderek çözümleyebilmek için kıllarını kıpırdatmaya ihtiyaç duymadılar. Bu durumda ne yazık ki, ne aydınlarımız, ne de entelektüellerimiz muaf sayılırlar. İtiraf edeyim ki saygıdeğer alimlerimde bu konunun aydınlatılması için gayret içinde olduklarını bu aziz millete izah etmediler.

“Diyanet, verili dini zapt etmek ve onu kontrol etmek için kurulmuş bir teşkilat mıdır?”
Gerçekten de eğer Diyanet pek çok aydınımızın yazıp çizdiği gibi verili dini zapt etmek, onu kontrol etmek, yahut muhtemel olası sözüm ona saldırılarından emin olmak için kurulmuş bir teşkilatsa, birinin bize başka şeyleri de açıklaması gerekir. Gerek Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Mehmet Akif Ersoy’a, gerek Elmalı Hamdi Yazır merhuma verilen meal ve tefsir yazma hazırlama işi ve yükümlülüğünü tam bir netlikte açıklığa kavuşturmak gerekir. Birtakım sorunlar yoktur denilemez, bunların üzerine kimsenin sünger çekme ihtimali de olamaz. Ama birilerinin de yine çıkıp Ahmet Naim merhuma ne diye Tecrid-i Sarih Tercemesi yaptırıldığını açıklaması gerekir. Bugün hepimizin rahatlıkla temsil ettiği gibi gerek Elmalılı Hamdi merhumun, gerek Hakk dini Kur’an dili tefsiri, gerekse Ahmet Naim’in hadis tercemesi göz ardı edilemeyecek birer abide olarak önümüzde durmaktadır.

“Diyanet İşleri Başkanlığı her akl-ı selimin rahatlıkla kendini teslim ettiği bir sahili selamet özelliği taşımaktadır…”
80 yıllık cumhuriyet tecrübemizin sahih İslam müktesebatıyla güçlü bir şekilde bağlantısını kuran ağın bu kitaplar olduğuna şüphe yoktur. Açıkçası bugün Diyanet İşleri Başkanlığı sadece dini yorumlar ve mezhepler üstü formasyonuyla değil, dini sosyal teşekküllerin tamamının başını çektiği bir dini kargaşada her aklıselimin rahatlıkla kendini teslim etmeyi tercih ettiği bir sahili selamet özelliği taşımaktadır. Coğrafyamızda yaşanan bunu daha da bütün yönleriyle ortaya çıkarmıştır.

Bu çerçevede Diyanet İşleri Başkanlığımızın bizatihi varlığı, ilaveten çalışmaları ve projeleri daha da önem kazanmıştır. Asli misyonu çağın ve toplumun dini ihtiyaçlarını, İslam dininin temel kaynakları ışığında güncellenmiş, doğru ve güncel bilgiyle karşılamak, toplumu inanç, ibadet ve ahlak konularında aydınlatmak olan Diyanet İşleri Başkanlığı kurulduğu 3 Mart 1924 tarihinden bu yana üstlendiği bu misyonu, geliştirdiği hizmet, plan, politika ve stratejiler çerçevesinde ifa etme azim ve kararlılığını dün olduğu gibi bugünde sürdürmeye devam etmektedir.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle