HAYAT

ÜSTAD VE RAMAZAN

İftar Sofrasında Bir Garip Zahid

ÜSTAD VE RAMAZAN

İftar Sofrasında Bir Garip Zahid

Rahmet ayının huzur dolu ikliminin hissedildiği iki katlı ahşap bir ev... Sabah - akşam Allah’ın tesbih edildiği, ubûdiyetin en derin manası ile yaşandığı bu yer, Âlem-i İslâm’ın dertleri ile dertlenen gönülleri içinde barındırıyor. Sahurlar, iftarlar bir başka yaşanıyor bu güzel mekânda...

Gün boyu Hak rızasının arandığı atmosferde mâlâyani sözlerin ve işlerin içeriye girmesine izin verilmiyor. Ezan-ı Muhammedî’nin yaklaşması ile iftar için hazırlıklar başlıyor önce. Ama öyle çeşidi bol olan Halil İbrahim sofrası gelmesin aklınıza. Bir tas sıcak çorba, varsa yoğurt, birkaç dilim ekmek… Ezan okununca yemeklerden önce huzura koşuluyor.

Zira ruhun açlığı maddî açlıktan önce geliyor bu güzel insanların hayatında. İçilen bir yudum suyun ardından kılınan namaz da, imamın İlâhî Beyan’ı yudumlaya yudumlaya okuduğu âyetler de bir başka haz yaşatıyor mecliste bulunan cemaata...

Tesbihatın ardından iftar sofrasına geçme vakti geliyor. Pişirilen sıcak çorba tabaklara pay ediliyor önce. Uhuvvetle kâseye dolduruluyor, kura ile dağıtılıyor kardeşin kardeşe hakkı geçmesin diye. Nur’un ilk kahramanlarını bir araya getiren bu sofrada, çorbadan nasiplenen kimler var dersiniz?

Zübeyr Gündüzalp,
Tâhirî Mutlu,
Ceylan Çalışkan,
Sıddık Süleyman,
Bayram Yüksel,
Ahmet Feyzi Kul
ve daha nice talebe…

Başköşede ise kendisini Kur’ân hakikatlerini insanlığa duyurma davasına adayan bir adam:
Bediüzzaman Said Nursî.

Dünya zevki namına bir şey tatmadığını söyleyen Üstad’ın Ramazanları da çile ve ızdırapla bezeliydi. Eski Said döneminde harp meydanlarında ya da esaret zindanlarında geçen Ramazanların yeni Said dönemindeki adresi de hapishâneler ve sürgünlerdi. Ömrü boyunca alışık olduğu gözaltılar, tevkifler, tecritler, zehirlenmeler ve hastalıklar bu mübârek ayda da peşini bırakmazdı. Bediüzzaman’ın zorlu hayatına şahit olanlara kulak verdiğimizde yaşadıklarına biz de daha yakından tanık oluyoruz.

Said Nursî’nin talebelerden Mehmet Özpolat bir anısında Üstad’ın Ramazan’ını şöyle anlatıyor:

“1952 senesinin bir Ramazan akşamında Üstad Hazretleri’ni Emirdağ’da ziyarete gittim. Onu gördüğümde rengi bembeyazdı, mübârek gözlerinden yaşlar akıyordu. Dilini çıkardı, beyazlamıştı.

‘Kardeşlerim, beni bu gece zehirlediler. Soğuması için penceremin kenarına bıraktığım sahur yemeğime zehir kattılar.’ dedi.”

Bir başka talebesi Nadir Baysal’dan Bediüzzaman’ın alışılagelmiş gözaltılarından birini dinliyoruz:

“1943 senesi Ramazan ayı idi. Üstad’ın evine doğru gidiyordum. Kunduracılar Çarşısı’nda onu fayton içerisinde, yine başında sarık, adliyeye doğru götürdüklerini gördüm. Toplam 22 kişi, cezaevinde 15 gün kaldılar.” O, hastalıklarına ve kendisine çektirilen bu kadar ezaya rağmen, Ramazan’da bile iman ve Kur’ân davasından bir an geri durmadı.

Ramazan Risalesi,
Lemaat,
Birinci Şuâ,
Emirdağ Çiçeği,
Münâcâtü’l-Kur’ân,
Hizbü’n-Nuriye gibi iman, tevhid ve tefekkür ağırlıklı birçok eser bu kutlu zaman dilimi olan Ramazan ayının meyvesi olarak Risale-i Nur Külliyatı’ndaki yerini aldı.

Her ibadetini duya duya yaşayan Bediüzzaman için oruç ayrı bir anlam taşıyordu.
“Hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarı” olarak gördüğü bu ibadeti mükemmel seviyede yaşıyordu. Hem de birçok hastalığına rağmen… Kastamonu hayatından ibretli sahnelerin yansıtıldığı Mehmet Feyzi ve Çaycı Emin imzalı bir mektupta,

“Üstadımız bir Ramazan-ı Şerif’te pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden, orucunu da bozmadan ubûdiyetteki mücadelelerini terk etmediler.” ifadeleri dikkat çekiyor. Yanındakilerin de anlatımı ile,

Üstad, yirmi dört saatin her bir dilimini çok kıymetli görüyor ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışıyordu. Talebelerini bu konuda uyarıyordu:

“Ramazan-ı Şerif, bu fânî dünyada fânî ömür içinde ve kısa bir hayatta bâkî bir ömür ve uzun bir hayat-ı bakiyeyi tazammun eder, kazandırır. Ramazan’da kalp ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek gerekmektedir.”

Mehmet Fırıncı’nın, Üstadımız,
‘Ramazan’da insan oruçla ibadet hâlinde olduğundan,
uykuda da olsa farz bir ibadeti ifa etmiş oluyor’ derdi.

Bu nedenle O, her dakikası bire bin verebilen bir ayda ibadetsiz bir zaman boşluğu bırakmak istemiyordu.” sözleri de Said Nursî’nin Ramazan anlayışını ortaya koyuyor.

Bir Yudum Su İle Orucunu Açar

Ramazan’da her hâli ve davranışına daha bir önem verir Üstad.
İftarı bir yudum su ile yapıp, varsa hurma ile orucunu açmayı tercih eder.

Ardından akşam namazını kılıp,
yemeği daha sonra yer. Ama namaz öyle çabuk kılınmaz.

Mehmet Fırıncı;
Bediüzzaman’ın her âyeti duya duya okuduğunu anlatır.
Bir insana kâfi gelmeyecek kadar az yiyen Üstad, Ramazanlarında da bu kaidesini bozmaz.

“Sarısı fazla pişmemiş yumurta içerisine kattığı, suda erimiş küçük bir peynir onun en iyi yemeğiydi.” diyor Abdullah Yeğin.

Sofralarını bazen zeytin de süslermiş Üstad’ın.
Pirinç ya da şehriye çorbası da iftar ve sahur menülerinden.

Kısa süren yemeğin ardından hemen ibadete çekilir.
Yatsı namazında imamlık yapar,
teravih namazlarında genellikle Tâhirî Mutlu’yu imamete geçirir.
Huşû ile kılınan namaz iki saati aşkın bir sürede tamamlanır.
Ramazan’ın bir kısmında teravihleri bir süre camide kılar ama imam, namazı hızlı kıldırdığı ve o da sûreleri okumakta yetişemediği için camiye gitmekten vazgeçer.

-“Fıtrî uyku beş saattir.” diyen Bediüzzaman, Ramazan gecelerinde yatmamaya özen gösterir.

Son on günü ise bu prensibe daha bir önem verir. Kendisi yatmadığı gibi talebelerinin de yatmasını istemez. İmsak vaktine kadar dua dua yalvarır, ibadetle meşgul olur.

Hulusi Yahyagil diyor ki:
“Barla’da bir gece yanında kalmıştım. Sabaha kadar uyumadan ibadet ediyor, zikrediyor, tazarru ve niyazda bulunuyordu, pek az uyur, uyur gibi görünürdü.”

İnleyerek yaptığı zikrine;
Barla’nın,
Isparta’nın,
Eskişehir’in,
Denizli’nin,
Emirdağ’ın,
Afyon’un geceleri, dağları, evleri, otelleri, zindanları şahit olur.

Abdullah Yeğin de Üstad’ın yatağının başucunda beş metre uzunluğunda,
bir metre eninde bir dua kâğıdı olduğunu ve burada yazan isimlere
her sabah dua ettiğini anlatıyor. O zorlu hapishâne şartlarında bile bu özelliğini terk etmez, sabahlara kadar ellerini dergâh-ı ilâhîye açarak,

Cevşen
Evrad-ı Bahâiye,
Delâili’n-Nur,
Hülâsatü’l-Hülâsa,
Hizbi’n-Nuriye,
Tahmidiye ve
Sekîne dualarını okur.

Bayram Yüksel,
“Afyon Hapishânesi’nde Üstad’ın bulunduğu koğuşa gittiğimizde arı kovanı gibi seslerin geldiğini duyardık. Bu sesler onun evrad u ezkar, dua ve niyaz sesleri idi. Gecenin hangi saatinde baksak ışığının yandığını görür, zikir sesleri işitirdik.” diyerek Bediüzzaman’ın dualarının derinliğine işaret ediyor.

Üstad’ın Son Teravihi

Said Nursî,
Ramazan’da sahur yapmayı ihmal etmez,

ibadetlerini de imsak vaktine yarım saat kala nihayete erdirir.

Bir tas çorba ve
içilen bir bardak soğuk su sahur için kâfidir.

Sabah namazı ve yapılan uzunca bir dersin ardından dinlenmeye geçer, gün boyu da Risale-i Nur’ların telif işlemleri ile uğraşır.

Ramazan’da dışarıya çıkmamaya özen gösteren ve bir nevi itikâf hayatı geçiren Bediüzzaman, hapiste geçirdiği Ramazanları ise daha hayırlı görür. Afyon Hapishânesi’nde yazdığı bir mektubunda,
“Bayrama kadar burada kalmamızın bizlere çok faydası ve hayrı olduğuna kanaatim var.” der. Tahliye olmaları hâlinde

“Bu medrese-i Yusufiye’deki hayırlardan mahrum kaldıkları gibi, dünya işleriyle meşgul olmaları sonucunda, sırf uhrevî olan Ramazan-ı Şerif’in mânevî huzuruna zarar vereceğini” belirtir.

Bediüzzaman, Ramazan ve Kadir Gecesi’ni en derin anlamıyla yaşamaya çalışır. Bu önemli zaman diliminden başkalarının da istifade etmesine özen gösterir.

Ziya Dilek bir anısında onun bu yanını şöyledile getiriyor:
“Üstad’ın Kastamonu’daki evi bir Ramazan günü basılarak aranıyor. Gözaltına alınarak otobüsle Ankara’ya götürülürken yolda şoförden otobüsü durdurmasını istiyor. Araç durunca içindekilere,

‘Bu gece büyük ihtimalle Leyle-i Kadir’dir. Diğer günlerde Kur’ân okunursa harf başına on sevap, Ramazan’da okunursa bin sevap, Leyle-i Kadir’de okunursa otuz bin sevap verilir; bunu kazanmak ister misiniz?’ der.

‘Evet, isteriz.’ diye cevap veren yolculara,

‘Öyle ise şimdi her Müslüman üç İhlâs, bir Fatiha, bir Âyetü’l-Kürsî okursa ebedî hayat için dağarcığına azık hazırlamış olur.’ diye karşılık verir.”    

Okunan her bir Kur’ân harfi için bin, cuma geceleri binler ve Kadir Gecesi’nde otuz bin sevap verileceğini müjdeleyerek etrafındakileri Kur’ân ayında İlâhî Kelâmı okumaya teşvik eder. 

Bediüzzaman talebelerine hatim yapmaları için Kur’ân’ı taksim eder. Herkese bir cüz vererek Ramazan boyunca okumalarını ister. Böylece her gün bir hatim indirilir. O, bu uygulamanın talebelerinin bulunduğu her şehirde yapılmasını önerir.

Bütün hatimlerin duasını da bizzat kendisi yapar. Mehmet Fırıncı, Üstad’dan miras bu faaliyeti günümüze kadar devam ettirmeye çalıştığını söylüyor.

Talebeler en acı Ramazan’ı ise 1960 yılında geçirir. Çünkü o sene Bediüzzaman ebediyet âlemine göç eder. Üstad bu son Ramazan’ında on bir gün boyunca,
yatsının farzında imamlık yapar, talebeleri ile teravihler kılar.

O son teravihi Bayram Yüksel anlatıyor: “Ramazan’ın tam on beşiydi.
Teravih namazını Tâhirî Mutlu Ağabey’in arkasında kılıyorduk. Üstadımız fenalaştı. Namazı yarıda kesmek istedik. O ise ‘Yok, tamam kılacağız.’ dedi. Teravih namazı bitince daha çok ağırlaştı. Yatağına götürüp yatırdık. Sungur Ağabey’le Cevşen okumaya başladık. Bize,

‘Evlâtlarım, evlâtlarım, katiyyen müteesir olmayın. Risale-i Nur dinsizlerin belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Kat’iyen merak etmeyin. Ben kemal-i ferahla gideceğim.’ dedi.”

Said Nursî, o çok sevdiği ve Allah’ın rızasını kazanmak için her anında çırpınıp durduğu ayda Hakk’a yürüdü. Şanlıurfa’da Ramazan’ın 25. gecesi, bir sahur vakti rahmet-i Rahmân’a kavuştu.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle