VAAZ

Allah Yolunda Öldürülmek ve Şehidlik

Şehitlik, İslam'da en büyük mertebedir. Şehitlerin Allah katında kadir ve kıymetleri pek yücedir. Ahirette en büyük rütbenin peygamberlikten sonra şehitlik olduğu belirtilmiştir. Bunun içindir ki, şehitlerin bütün günah ve kusurları Allah tarafından affedilmektedir.

Kur'an, Allah yolundaki savaşta öldürülen kimselerin, gerçekte ölmediklerini vurgulamaktadır. Yine aynı âyetlerde, Allah yolunda öldürülenlere ölü denmemesini, çünkü onların diri ve Rableri katında rızıklanmakta oldukları, fakat insanların bunu fark edemedikleri bildirilmektedir.

Ölüm, şu görünen bedene özgüdür. İnsanın asıl benliği, bedeni değil; ona hareket ve canlılık veren rûhudur. Beden kalıptır. Ruh onun hakikati, insanın gerçeğidir. Bedenin aslı topraktır. Topraktan süzüle süzüle besinlerle insana geçmiş, insan vücudunda birtakım işlemlerden geçip insan tohumu haline gelmiş, tohum haline gelirken de tıpkı süt içine yağın karışması, susam tanesine yağın nüfuzu gibi insan tohumunun içine de ruh cevheri, canlılık giydirilmiştir. Ana karnında cenîn haline gelen insandaki ruh da gelişmeye başlamıştır.

Cenîni insan şekline sokup şu dünyaya getiren, Allah'ın izni ve irâdesiyle onun içine üflenen ruhtur.

Özü topraktan çıkan beden, zamanla değişikliğe uğrar, büyür, gelişir, ihtiyarlar ve içindeki ruhu kaybedince tekrar toprağa düşüp çözülür, dağılır, aslı olan toprağa dönüşür. Ama deneylerden geçip olgunlaşmak, ruhsal bilgiler ve haller kazanmak için bir süre beden içinde konuk edilen ruh; ölmez, yaşar. İşte insan öldüğü zaman kabir sevâbı ve azâbı ölen bedenine değil; ölmeyen ruhunadır. Çünkü beden ölünce genellikte toprakta çürür, bazı bedenler de yakılır, kül olur. Kimileri havada parçalanıp dağılır, kimileri denizlerin derinliklerine atılıp balıklarca yenilip yutulur. Ruhunu kaybeden bedene bir daha ruh dönmez, ölen kişi şu dünyada bir daha dirilmez. Kuruyan ağaca nasıl bir daha canlılık gelmezse, ölen bedene de bir daha canlılık gelmez.

Dünyada güzel eylemlerle bezenip sâfiyet kazanan insan rûhu, şu bedenden ayrılınca cennet bahçeleri gibi bir yaşam içine girecek, orada iyi ruhlarla, peygamberler, sıddıklar, şehidler (gerçeğin tanığı bilginler veya Allah yolunda öldürülenler) ve sâlihlerden oluşan güzel arkadaşlarla beraber, tadına doyum olmaz rûhânî âlemde bulunacaktır.

Fakat dünyada kötü eylemlerle kirlenmiş, bozulmuş, çirkinleşmiş olan insan ruhu da bedeninden ayrıldıktan sonra dünyadaki kötü eylemlerinin gerçek niteliğini görecek, azap zebânîsine dönüşüp kendisinden ayrılmayacak olan o kötü arkadaşlar arasında, azaplar içinde kalacaktır. İşte Hz. Peygamber, bu gerçeğe işaret için kabrin ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu söylemiştir.

Allah yolunda öldürülenler, eylemlerin en güzelini yapmışlar, her şeyden aziz ve tatlı canlarını Allah yolunda fedâ etmişlerdir. Yoluna can fedâ eden bu insanları Yüce Allah, iyi kullarının arasına katacak, mânevî derecelerin en yükseklerine çıkaracak, cennet bahçelerinde yaşatacak; huzurunda, akla ve hayale gelmeyecek nimetlere erdirecektir.

Allah yolunda öldürülen kimseler, amellerin en güzelini işlemişlerdir. Onlar, Allah'ın en fazla sevdiği işi yapmış, canlarını Allah uğruna fedâ etmişlerdir. Yoluna can fedâ eden bu insanları Yüce Allah, sâlih/iyi kullarının arasına katacak, mânevî derecelerin en yükseklerine çıkaracak, cennet bahçelerinde yaşatacak, huzurunda, akıl ve hayale gelmeyecek nimetlere nâil eyleyecektir.

İnsan, dünyada ne kadar mutlu yaşasa da yine de acılardan, sıkıntılardan uzak olamaz. Çünkü dünyanın lezzeti yanında üzüntü ve kederi de vardır. Asıl elemsiz, üzüntüsüz, tasasız yaşam, o rûhî hayattır. Şehidler, bu ruhsal yaşamın en yükseğine ermişlerdir. O ebedî zevk içinde yaşayan insanlara ölü demek doğru değildir. Onlar, ölmenin ârız olduğu vücut elbisesini atmış, katıksız, saf, ölümsüz hayata kavuşmuşlardır. Ama basîretleri kapalı olan dünyalılar, onların o saf, ölümsüz hayatlarının, rûhânî zevk ve lezzetlerinin farkında değillerdir.

Allah yolunda cihad, ibâdetlerin en üstünüdür. Cihad eden müslüman, ya şehid olur, ya gâzi. İkisi de yüksek rütbelerdir. Hele şehidlik mertebesi, mertebelerin en yücesidir. Peygamberlikten sonra en makbul seviye, şehidlik mertebesidir. Bundan dolayı ashâb-ı kiram, şehid olmak için can atarlardı. Allah'ın kılıcı ünvânıyla taltif edilmiş bulunan Hâlid bin Velid, son demlerinde, ömrü savaşlar içinde geçtiği halde yine şehid olamayıp yatağında ölmekte olduğu için çok üzgün olduğunu söylemiştir.

Mü'minler, her şeyden önce Allah'ın emri olduğu için cihad edip savaşırlar. Onlar için bu yolda şehid olmak, büyük bir şereftir. Şehidliği arzu eden, dolayısıyla ölümden korkmayan insanı hiçbir silah, hiçbir düşman korkutamaz.

Allah Yolunda Öldürülenlere Şehid Denilmesi

Kur’an’a baktığımızda, “şehid” kavramının bizzat “Allah yolunda öldürülen” anlamına kullanılmadığını, çok geniş anlamının olduğunu, öncelikle de şâhid/tanıklık eden, eşyanın hakikatlerini müşâhede eden gibi anlamları içerdiğini görürüz.

Peki, neden İslâm kültüründe “Allah yolunda öldürülen kişi”ye “şehid” adı verilmiştir? Çünkü şehâdet (şehidlik) ilimle, yaşayışla, adâletle Hakka şâhidlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihadla canını vermeye de şehâdet denmiş ve bu şekilde canlarını fedâ edenlere de şehid adı verilmiştir. Doğru olduğuna inandığı şey için kişinin hayatını fedâ etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) da hadislerinde Allah yolunda öldürülen anlamında şehid kavramını kullanmıştır.

Fakat şunu belirtmekte fayda vardır ki; şehid olmak, mutlaka savaşta ölmeyi gerektiren bir durum değildir. Belki savaşta Allah yolunda ölmek, şehâdetin bir yan özelliğidir, aslından değildir. Şehâdetin özü, yakînî ilim, adâlet, takvâ ve yaşayışla Hakka şâhid olmaktır. Buna göre, “Allah yolunda cihad esnasında öldürülen her mü’min şehid, fakat her şehid Allah yolunda mücâdele sırasında öldürülen değildir” diyebiliriz. Yani şehid, Allah yolunda öldürülen anlamını da içermektedir. O halde Allah yolunda şeytânî güçler tarafından öldürülen mü’mine şehid derken, şehid kelimesinin Kur’an’da kullanıldığı şekilde mutlak ve geniş anlamını unutmamak gerekir.

Şehâdet, Diğer Ölümler ve Cihad

Normal bir ölüm, yani şehâdetin dışındaki bütün ölümler, insanların hayatında pek etki bırakmaz. Başlangıçta biraz tesirleri olsa da bu etkileri kısa bir süre içerisinde kaybolur. Fakat şehâdet, öyle değildir. Şehidin bu dünyadan öbür dünyaya göçü asla unutulmaz. Şehidler tarih sayfalarına gömülüp kalmazlar. Çünkü şehidler, bütün bir insanlık için Allah yolunda giriştiği mücâdele ve şehâdetiyle destanlar yazmışlardır. Şehidler, topluma can vermek, kan vermek, ışık tutmak, nur saçmak, hayat vermek için kendilerini fedâ ederler. Şehidler, kalp gibidir; toplumun kurumuş damarlarına kendi kanlarını ulaştırırlar. Müslümanlara yeniden dinlerine ve kendilerine inanıp güvenme duygusu kazandırırlar.

Şehid; kötülüklerin, zulümlerin ve şeytanî güçlerin ortadan kalkması ve insanların mutluluğa kavuşmaları için canını ortaya koyarak kelle koltukta mücâdele eder. Böylelikle müslümanların kalplerinde taht kurar. Müslümanların tâğûtî/şeytânî güçler karşısındaki mücâdele ve mücâhedelerine ivme kazandırır. Müslümanlar, tarihin hangi devrinde olursa olsun, şehidi asla unutmamışlardır ve unutamazlar.

Cihad, Allah yolunda yapılan savaşın, mücâdelenin her türlüsünü kapsamına alır. Bir hareketliliği, canlılığı, gayret ve didinmeyi ifâde eder. Allah uğruna cihad eden, yani mücâdele eden, didinen, gayret sarfeden ve savaşan kimseye mücâhid denilir. Buna göre şehid, mücâhiddir. Mücâhid olmayanın şehid olması mümkün değildir. Ancak “hayat, iman ve cihaddır” düsturuyla hareket edenler şehidlik mertebesine erebilirler. Çünkü şehâdet ucuza elde edilebilecek bir şey değildir. Şehâdet işi, Allah’la bir alışveriş işidir. Bu alışveriş çok kârlı bir ticarettir, karşılığında cennet olan bir alışveriş!

Şehâdet makamı, “söz”den ziyâde “hareket”in, “eylem”in meyvesidir. Gerçi, sözünü silâh haline getiren müslümanların da İslâm düşmanlarınca öldürüldükleri görülmüştür. Ama, bu noktada artık, söz, söz mertebesinden silâh mertebesine geçmiştir de, onun içindir İslâm düşmanı olanların o gibi söz sahiplerini öldürmekten başka çare olmadığını düşünmeye başlamaları...

Bir İslâm büyüğüne; “bize, köle âzâd etmenin faziletinden bahset” dediklerinde, onun hemen izin isteyip o topluluğu terk etmesi ve bir müddet sonra gelip konuşmaya başlaması örneği vardır. O İslâm büyüğü der ki: “Benden bu konuda istekte bulundunuz. Ama, ben o zamana kadar hiç köle âzâd etmemiştim. Size o konunun fazileti hakkında nasıl söz söyleyebilirdim? Gittim, evimde her ne kadar param varsa, onları aldım; pazara uğradım, orada bir köle satın aldım ve sonra da âzâd ettim onu. Şimdi, o konunun fazileti hakkında biraz rahatça konuşabilirim...” Şehidliğin faziletiyle ilgili dille ve kalemle bir şey anlatmak konusunda da, aynı şekilde davranmamız gerekmez miydi? Şehâdetin fazileti, şehidliği göze almış yürekli bir eylemle anlatılmalı...

Söz söylemeye varız da, “sözümüzün eri” olmaya gelince, âdeta gelecek zaman üzerinde tasarruf hakkımız varmış gibi, muhtelif hesaplarla yan çizmemiz yok mu, işte o bizi mahvediyor. Bahânelerimiz de çok kere mantıklı ve mâkul geliyor her birimize. İslâm hâkimiyeti ve ilâ-yı kelimetullah dâvâsı uğruna yüz binlerce şehid vermiş atalarıyla övünen insanların, yakın tarihte yıllardır kaç tane şehid verdiklerini değerlendirdiklerinde çok eskide kalmış şehid atalarıyla övünmeye haklarının olup olmadığı anlaşılacaktır. Henüz “şehid vermek” değil; “şehid kazanmak” kavramının anlamını bile idrâk noktasına gelip gelmediğimizi kendimize bir sormalıyız.

Şehid... Esmâü’l-hüsnâ’dan, Allah Teâlâ’nın isimlerinden olan şehid kavramı, tahsîsî değildir; yani Kur’an’da hiçbir yerde, belirleme eki olan “el” takısıyla birlikte, “eş-şehîd” şeklinde geçmez. Yani, sadece Allah Teâlâ’ya mahsus değildir.

Şehid kavramı, Allah Teâlâ için kullanıldığında “her yerde hâzır ve nâzır olması hasebiyle, her şeyi hakkıyla bilen” mânâsınadır. Şâhidlik, bilmekten daha ileridir. İslâm ıstılahında “şehid”, bilindiği gibi, “Allah yolunda dünya hayatını fedâ eden kimse” anlamında kullanılmaktadır. Başka dinlerde ve ideolojilerde ise, esasen “şehidlik” diye bir mertebe yoktur. Bu yüzden, başka din mensuplarının kendi dinlerine veya ideolojilerine (ki ideolojiler de birer bâtıl dindir), geçerlilik kazandırabilmek yolunda ölenler için “şehid” denilemez.

Ne var ki, her şeyden önce, çoğu müslümanların (özellikle medya mensuplarının) bu husustaki vurdumduymazlığı ve İslâm düşmanlarının da çifte standart ve istismarcı yapıları ile İslâmî kavramları sû-istimal etmektedirler. Şehidin, İslâm’da çok yüksek bir mânevî makama sahip olduğunu bilenler, bu makamın etkisini tahrip edemeyenler, müslüman toplumların kütür ve akîdelerindeki şehid anlayışını söküp atamadıklarından, atamayacaklarını da bildiklerinden; bu kavramın içini kendileri doldurmaya başlamışlardır. Kendi sapık hedefleri, niyet, inanç ve ideolojileri için bu kavramı yüzsüzce kullanmayı denediler ve maalesef çoğu yerde de muvaffak oldular. İslâmî kavramların en aziz kelimelerinden birisi olan şehid kelimesinin mânâsının korunamaması, en başta şehidlerin dünya hayatını fedâ ettikleri mânâlara karşı, bir “emânete hiyânet” durumu ortaya çıkarır.

Hatta İslâm’la en küçük bir ilgisi olmayan kişilerin veya toplumların, bu kavga ve mücâdele dünyasında, karşısına çıkan herhangi bir hasmı ile savaşırken ölmesi karşısında, ona taraftar olanlar, bizim üzerinde yaşadığımız toprakların kitle iletişim haberlerinde, her çeşit medyada o gibi kimselerden “şehid” diye söz etmiyorlar mı? Buna karşı bizler, gerçek mânâda İslâmî ölçülere göre şehid kavramına lâyık olanların, dünya hayatlarını uğrunda verdikleri aziz hedefleri değil; onların hâtırasını korumakta bile gerekli hassâsiyeti göstermiyor ve “şehid” gibi bir yüce sıfatı, o mânâya zıt, ona ters ve en seviyesiz kimseler için kullanılmasına bile seyirci kalıyoruz. Şâir ne demiş:

“Vicdan bile duymaz, sesi çıkmazsa bir âhı
Sessiz kölelerdir yaratan, bin bir ilâhı.”

“Şehid vermek” değil; “şehid kazanmak” demiştik. “Vermek”te bir kaybetmek vardır; elden bir şeyler çıkıyor, vermekle. Şehâdet ise, bir kayıp değil; kazançtır. İnancı yolunda, Allah’ın dini uğrunda dünya hayatından vazgeçmeyi göze alabilecek kadar çetin bir mücâdeleye girişen müslümanın şehâdetle dünya hayatından çekilişi, evet, zâhiren bir kayıp gibi gözükse de, o gerçekte bir kazançtır. Çünkü, Allah’ın vaad ettiği yüksek mânevî makamlardan ayrı olarak, şehid olmanın verdiği bir mesaj vardır. Topluma kazandırdığı ruh vardır, kanıyla eğitip yetiştirdiği insanlar vardır.

Müslüman, şehid olmakla, diyor ki: “Ben, öyle bir dünya nizamına ve öyle bir hayat telâkkisine sahibim ki, onun bütün insanlar içinde tek kurtuluş yolu olduğuna inanıyorum ve sadece kendi hayatımı bu inanca göre düzene sokmak için değil; bütün insanların da bu anlayış içinde yaşayabilmesi için, bu yolda hatta dünya hayatından geçmeyi göze alıyorum. Evet, yaşamak için benimsediğim hayat yolu, öyle bir yoldur ki, onun uğrunda ölebiliyorum.” Böyle bir anlayış içinde olan insanın dünya hayatını fedâ edebilmesi bir kayıp değil; bir kazançtır. Bu dünyevî ve uhrevî kazanç öylesine büyüktür ki, şehid; kanıyla, dâvâsına yeni bir kan ve can vermekte, dâvâsı yolunda tesâdüfen değil; bilerek dünya hayatını fedâ etmekle, inancının güçlülüğünü düşmanlarına da isbatlamakta ve hatta dünya hayatındayken iknâ edemediği, kendisine çekemediği yakınlarını da şehâdetiyle terbiye etmekte ve geride bıraktığı şehidlik hâtırasıyla kendi yakınlarına çok güçlü mesajlar vermekte ve iftiharlar sunmakta ve bu övünç duygusunun verdiği şuurla, onları kendi mânevî huzur alanı içine çekmekte, dâvâsını, inancını, mücâdelesini onlara daha iyi anlatmaktadır.

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle