YAZARLAR

Feride Kaygılı

Kelime, Tevhid, İnsan

“اللهْ الرَّسُولُ مُحَمَّدُ اللهْ اِلَّا اِلَهَ لَا demek bir insanın dünya hayatındaki dünyevi yaşayışa bir son verip, uhrevi hayata yolcu olmasıdır. Pasiflikten aktif olma mecrasına yol alıştır. Allah’ın nesneyi yokluktan varlık sahasına getirdiğini Dünya da var olan en küçük varlıktan en büyük varlığa kadar her şeyin, Arş’ın ve Arz’ın yaratıcısının Allah olduğuna, onun dilediğini var edip dilediğini yok ettiğine iman etmektir. Çünkü yaratmak Yüce Olan Allah’a zor gelmez. O tekvin olan Allah’tır. Ve bununla ilgili olarak Kuranı kerim de şöyle buyrulmuştur: “…Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol” der o da oluverir” (Al-i İmran suresi, 47. ayet). Nitekim temeli kelime-i tevhide dayanmayan her şey kurani ifadeyle “habaen mensura” yani havada uçuşan toza dönüşerek yok olmaya mahkûmdur. لَا ile insan önüne dökülenleri kabul etmemiş اِلَهَ ile ilah yoktur demiştir ama bunu اللهْ اِلَّا yani “Allah’tan başka” ile birlikte ikrar ederek tevhidi müşahedesini oluşturmuştur. Allah’ın birliğine ehadiyet ve vahdaniyetine inanmak tevhidin ilk şartıdır ve insan Allah’ın uluhiyetine ve rububiyetine olan inancını ilk şartı kabul ederek pekiştirmiştir. Gönlünde inhirafa zerre kadar yer bırakmamıştır. Kelime-i Tevhid ile İnsan haramdan uzak durmuş, kötülüğe karşı durmuş hayatını salih ameller üzerine inşa etmiştir. Endişelerini, kaygılarını unutmuş Evren de yaratılan her şeyin arkasında bir hikmetin olduğuna inanmıştır. Rivayete göre Bâyezîd Bistâmî, bazı müşahedeleri sırasında: “Yâ Rabbi! Sana giden yol nasıldır?” diye sorar. Rabb’ı da onun gönlüne: “Nefsini bırak da öyle gel” diye ilham ederdi. İnsan La ile benlik ve enaniyet duygusuna sahip nefsin ahlakını düzeltmiştir. Çünkü ‘ben’ deme azametine sahip olan Allahu Teâlâ’dır. Nitekim Allahu Teâlâ bedir zaferinden sonra Peygamberimiz ve arkadaşlarının zafer sarhoşluğuna kapılmamaları için uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Öldürdüğünüz zaman siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, atan Allah’tı. Ve bu müminler için bir imtihândı.” (el-Enfâl, 8/17)

La ilahe illallah ile insan iki cihan huzurunu garanti altına alır. Üzüntüyü, kederi, sıkıntıyı, kaygı ve endişeyi Allah’ın rahmetinde eritir..… Ve böylelikle Vermenin almaktan hayırlı olduğunu idrak eder. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ey âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan malını sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini üstlendiklerinden başla. Veren el, alan elden üstündür (unutma).”(Müslim, Zekât 97. Tirmizî, Zühd, 32)

Kelime-i Tevhid ile insanoğlunun varoluşunun amacı ve gayesinin tümüyle Tevhidi bir bakış açısıyla bezendiği aşikar. Yukarıda anlattıklarımız olması gerekenlerdi. %99 müslüman olan bir ülke de teslimiyetin anlam ve önemine anlayamamış insanların yaşadığı kimlik karmaşasına ne demeli? İnandığı gibi yaşayanlar ve yaşadığı gibi inananları sayacak olursak hangi taraf daha ağır basacaktır? Hepimizin cevabı aynı olacaktır eminim. İnanç ve yaşayış arasında ki tutarsızlık insanlığımızı bir kimlik bunalımına sokmaktadır. İnancının kimliğine bürünememiş olanlar doğru ile yanlışı ayırmakta maalesef ki güçlük çekiyorlar. Haram ile helal’ in ayırt edilemediği, Zengin’in fakirin açlığından rahatsız olmadığı, tüketimin ayyuka çıktığı dedikodunun, riyanın, yalanın kol gezdiği, Dünya’nın diğer bölgelerinde ve ya kendi bölgemizde ki Müslüman kardeşlerimizin ölüm ile pençeleştiği bir durum da bizler sebebi kendimizde aramıyorsak, silkinmiyorsak bu sorunların biteceğini nasıl umut edebiliriz ki.. Eller dua ya günde en az beş vakit açılmıyorsa, bir hane de her gün Kuran-i Kerim okunmuyorsa, namazlar gerektiği gibi kılınmıyorsa kurtuluşa ermeyi nasıl düşünebiliriz ki..

Yakınlarımızın sıkıntılarından haberdar değilsek, hataları örtmede gece gibi değilsek, ilmi tebliğden aciz isek istikamet üzerinde olmayı nasıl düşünebiliriz ki..

Haksızlıklara karşı, Zalimin zulmüne karşı, İslam’ın önüne set çekenlere karşı koltuğumuzda oturmaya devam ediyorsak Allah’ın rızasını kazanmayı nasıl isteyebiliriz ki.. Bizler çok kez dünya da olup biten olaylara karşı sessizliğimizi sabır olarak ifade ederek durumdan kaçmaya çalışsak da unutmayalım ki Peygamber Efendimiz(sav) ve Ashab-ı kiramın ve yakınlarının sabrı sadece dua etmek değildi. Onlar dinamik mücadele içerisinde olup yani insanları samimiyet ve muhabbetle hakikate çağırıp aktif sabır göstererek o zaman ki şartlara göre hem maddi hem manevi yönde mücadele verdiler. Ölümle pençeleştiler. İşkence gördüler. Onlar bu denli mücadele göstermişken bu durumda bize düşense onların bıraktığı İslam bayrağını taşımak ve yedi cihana

İslam’ı yaymak…
İslamiyet’i insanlığa yaymak için en büyük çabayı sarf eden yedi cihan serveri Habib-i edip efendimizin ümmeti isek ona layık bir ümmet olmaya çalışalım. Kur’an-ı Kerim de buyrulduğu gibi: “O gün birtakım yüzler aydındır. Rablerine bakarlar. O gün birtakım yüzler de asıktır. Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını anlarlar. (Kıyamet Suresi 22-25).” Rabbim bizleri Kıyamet gününde yüzleri aydın olanlardan ve kurtuluşa erenlerden eylesin. Selam ve dua ile..

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle