YAZARLAR

Emekli Müftü Mehmet Gündoğdu

Beka Mücadelesi Çanakkale Zaferi

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

Allah’a hamd, Rasulüne salat, selam olsun.

Beka Mücadelesi Çanakkale Zaferi

Bu necib milletin kültür ve medeniyet tarihinde; Allah- peygamber, din- iman, ezan- Kur’an, ar-namus, vatan, bayrak, devlet-millet, istiklal ve bağımsızlık gibi milli ve manevi değerleri vardır.

Bu değerlerin tamamına mukaddesat denir.. Allah(cc) bu değerlerin korunmasına o kadar önem veriyor ki bu uğurda canını feda edenlere, peygamberlikten sonra en yüce bir mertebe olan şehitlik makamı vermiştir, bu mertebeye ulaşanlara da sonsuz ve sınırsız nimetleri ile şereflendirmiştir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur;

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak mızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyecekleri müjdesini vermek isretler” Âl-i İmrân, 169,170.

Resûlullah (a.s.v) bir hadisi şeriflerinde buyurdular ki:

"Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehid böyle değil. O, mazhar olduğu ikramlar sebebiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder." [Buharî, Cihâd 5,)

Tarih bir milletlerin albümüdür.

Tarihte hiç bir millet Çanakkale zaferi gibi bir zafer yazmış veya yaşamış değildir.

Çanakkale devletlere karşı değil, kıtalara karşı kazanılmış bir zaferdir.

İslam tarihinde iki savaş vardır, biri Bedir, diğeri Çanakkale savaşlarıdır. Bu iki savaşın ortak özelliği, var veya yok olma, beka mücadelesidir.

Onun içindir ki Mehmet Akif der ki;
“Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Ne büyümünki kanının kurtarıyor tevhidi
Ancak Bedrin aslanları bu kadar şanlı idi.”

Çanakkale zaferi, küfrün imana, maddenin manaya yenilgisinin, zulmün, gurur ve zorbalığın, vatan severlik ve fedakarlık karşısında iflasının bir ifadesidir.

Tarihin akışını değiştiren Çanakkale zaferi; imanın, vatan sevgisinin, dayanışmanın, birlik ve beraberlik duygularının, zirveye çıkmış örnekleriyle kazanılan bir zaferdir.

Bu durum, aynı ruh ve inanca, aynı hedefe ve aynı dayanışma duygusuna sahip olunduğu müddetçe, bizim her türlü meselenin üstesinden gelebileceğimizi gösteren yaşanmış bir örnektir.

Çanakkale'de şahlanan ruh, milletimizin mayasını oluşturan ruhtur.

Bu ruh, dinin, vatanın, namusun, bayrağın, kısaca bizi biz yapan değerlerin en zor şartlarda bile, ne pahasına olursa olsun feda edilemeyeceğini açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu ruhu yaşattığımız müddetçe ulaşamayacağımız hiçbir hedef, başaramayacağımız hiçbir iş, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir problem kalmayacaktır.

Vatanını ve mukaddesatını korumak için malını, canını ve kanını feda etmiş olan atalarımız; bu yüce değerlerimizin korunmasını, savunulmasını ve ilelebet yaşatılmasını bizlere emanet etmişlerdir.

Bu itibarla onları, hayır dualarla yad ederek, emanetlerine sahip çıkmak; atalarımıza, şehitlerimize vefa borcumuzun ifa edilmesi olduğu kadar geleceğimiz açısından da önemli bir sorumluluktur.

Vatanımızın, milletimizin, devletimizin, bayrağımızın varlığını, istiklâl ve hürriyetimizi; milletçe namus ve şerefimizle yaşıyor olmamızı, ülkemizin doğusundan batısına hemen her bölgesinden gelerek, Türk, Kürt, Arap ve diğer milletlerde bütün bir ümmetin Çanakkale'de canlarını feda eden şehitlerimize borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.

Din-ü Devlet, Mülkü Millet uğruna canlarını feda eden şehitlerimizi ve gazilerimizi minnetle rahmetle anarken;
Atalarımızın, yaptıkları bu beka mücadelesini, bizim gelecek nesillerimize anlatarak, öğreterek aktarmak, onlara için bırakacağımız en kutsal miras olacaktır.

Çanakkale Zaferi, denilince, Merhum Akif’in “Çanakkale şehitlerine” şiiri okumadan, Çanakkale zaferini anlamak, manevi derinliğini hissetmek mümkün değildir. Hadi buyurun dikkatle bir daha okuyalım.

Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde gösterdiği vahşetle "bu: bir Avrupalı! "
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. (1)
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, (2)
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, (3)
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4)
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

(1) İlk baskılarda:...kum gibi, mahşer mi, hakîkat mahşer.
(2) İlk baskılarda:...duruyor karşında,
(3) İlk baskıda: Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
(4) İlk baskılarda: Ebr-i nîsânı açık...

17 Mart 2019

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle