YAZARLAR

Dr. Ali İhsan ÇAY

Mezhepler Düşünce Ekolleri midir, Catışma Araçları Mıdır?

Körfez Savaşı sonrası Irak’ta, Arap Baharı süreciyle birlikte Suriye’de vuku bulan gelişmelerde, diğer faktörler yanında mezhep ihtilaflarının oynadığı rol, ‘İslam’da mezhepler çatışma araçları mıdır’ sorusunu gündeme getirmiştir.

Öncelikle ifade olunmalıdır ki, İslam mezhepleri tarihte gerçekleştirdikleri işlevleri itibariyle çatışma araçları değil, düşünce ekolleridir. Gerek inanç konularındaki ihtilaflara bağlı olarak ortaya çıkan Mu’tezile, Mürcie gibi kelâmî fırkalar gerekse Hanefilik, Şafiilik gibi fıkhî mezhepler gerekse de Havâric ve Şia gibi siyasi gruplar İslam inançları, İslam hukuku ve İslam politiğinin sistemleşip olgunlaşmasına katkı yapan fonksiyon icra etmiştir.

Mezhepler, ‘hakikatı’ ortaya koyma ve delillerine güvenme gereği birbirleriyle aralarında yer yer sert tartışmalar yaşamıştır. Her mezhep muhalifini bazen ağır ithamlarla nitelemiştir. Ama gerçekte hiçbiri diğeri hakkında şiddete dayalı bir mücadele çağrısında bulunmamıştır. Bunun günümüzde tek istisnası son zamanlarda örneğini gördüğümüz cihatçı ve tekfirci Selefilerle radikal ve rijit Şiilerdir. Bu iki aşırı yapı kimi zaman birbirlerinin kan ve canını helal görmeye dönük bir tutum sergilemiştir.

Mezhepler nasıl düşünce ekolleri olarak işlev görmüştür?

İtikadî mezheplerden, meselâ, Kaderiyye, kader inancıyla ilgili olarak, kulun sorumluluğuna vurgu yapma adına ilahi takdiri inkar etmiştir. Buna karşılık Cebriyye ilahî takdiri merkeze alarak kulun iradesini yok saymıştır. Görüşlerini aklî ve dinî delillerle temellendirmeye çalışılan bu aşırı anlayışlar karşısında yaygın İslamî anlayışa mensup alimler, konuyu bütün boyutlarıyla değerlendirerek, Allah’ın mutlak ilmi ve iradesi ile sorumluluk doğuran fiilerde kulun irade ve tercihini telif etmiş; sağlıklı bir kader anlayışı geliştirmiştir. 

Aynı husus Allah’ın sıfatları konusunda da kendisini göstermiştir. Eseriyye diye anılan lafızcı mezhep Kur’an-ı Kerim’de Allah’a nispet edilen ‘el’, ‘yüz’, ‘yürüme’ gibi ifadelerden yola çıkarak Allah’ı mahlukata benzetmiş, bir bakıma ‘teşbih’e kapı aralamıştır. Bun karşılık Mu’tezile rasyonalite adına bu sıfatları tevil etmiş, bir bakıma ‘tatil’e yani ilahi sıfatların hükümsüzlüğüne kâil olmuştur. Yaygın İslamî anlayışa mensup alimler ise ‘teşbih’ ve ‘tatil’e düşmeden ilahi sıfatları Kur’an-ı Kerim’deki ulûhiyete ilişkin açıklamalarla uyumlu bir biçimde yorumlamışlardır. 

Bu alanda başka bir örnek ise ‘büyük günah işleyenlerin durumu’ hakkında ortaya konulan görüşlerdir. Haricî mezhebi ‘büyük günah işeyenlerin kafir olduklarını’ ileri sürmüş, buna karşılık Mürcie, ‘kafirin işlediği iyi amellerin ona yarar sağlamadığı gibi müminin işlediği günahların da mümine zarar vermeyeceğini’ iddia ederek başka bir uç tutum sergilemiştir. Yaygın İslamî anlayışa mensup alimler ise orta bir yol izleyerek ‘iman-amel’ ilişkisini tutarlı biçimde sisteme kavuşturmuştur. 

Görüldüğü gibi itikadî mezheplerin her biri kendi bakış ve usullerine göre meselenin bir yönünü vurgulamış, sonuçta gerçeğin bütün boyutlarıyla ortaya çıkmasına katkı sağlamış, böylece ‘düşünce ekolü” işlevi gerçekleştirmiştir.

İtikadî mezhepler gibi fıkhî mezhepler de İslam’ın ibadet ve muamelata ilişkin konularında benzer fonksiyon icra etmiştir. Amelî mezhepler ya da diğer bir ifadeyle fıkhî mezhepler ayet ve hadislerde yer almayan konularda, başta Kur’an ve sünnetin genel çerçevesi olmak üzere diğer deliller muvacehesinde ‘ilahî murad’ ve ‘ilahî rıza’yı tespite odaklanmış, her biri kendine has metodolojiye dayalı olarak içtihatlarda bulunmuştur. Meselâ, kurban kesmenin hükmü konusunda Hanefi mezhebi (İmam Muhammed ve Ebu Yusuf’un farklı görüşleri bulunmakla birlikte) Kevser suresindeki, “…O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes” ifadesindeki “kurban kes” emrini Peygamber’in şahsında bütün varlıklı Müslümanları kapsadığını ifade ederek ‘vacip’ hükmüne ulaşmış, Şafii mezhebi bunun daha çok Resulullah’a dönük bir emir olduğundan hareketle kurban kesmenin sünnet olduğunu beyan etmiştir. Sonuçta fıkıh mezhepleri birbirlerinin delillerini göz önünde bulundurarak, bir bakıma birbirlerinden yararlanarak ‘doğru’ hükme ulaşma çabası içinde olmuş, her mezhep kelimenin tam anlamıyla ‘fıkıh’ ve ‘hukuk’ mektebi özelliği gerçekleştirmiştir.

Şunu da kaydetmek gerekir ki fıkıh mezhepleri kuruldukları ve yayıldıkları coğrafyanın özelliklerine bağlı olarak, dinin temel kaynaklarını göz önünde bulundurarak detay konularda ‘coğrafî şartlarıyla uyumlu’, ‘yaşanabilir’, ‘kolay uygulanabilir’ içtihatlar ortaya koymuştur. Esasında İslam’ın evrenselliği de fürûât-ı diniyedeki esnekliğe kapı aralayan bir boyut içermektedir.

Siyasi mezheplere gelince, siyasi alan hükümranlıkların istismarına açık olduğu için daha yoğun fikri tartışmalara zemin teşkil etmiştir. Ama bu alandaki mezhepler de İslam’ın idarî ve siyasî boyutlarının işlenmesine, geliştirilip olgunlaştırılmasına vesile olmuştur. Söz gelimi daha önce Hz. Ali’nin safında yer aldığı halde tahkim olayından sonra ayrılıp ilk siyasi fırka özelliği taşıyan Hariciler Hz. Ali’yi tekfir etmiş, Ali evladının faziletlerini yok saymıştır. Buna karşı birçok tali fırkadan oluşan Şia, Hz. Ali ve evladını dinin merkezine yerleştirmiş; hatta bunu iman konusu saymıştır. Yaygın İslamî anlayışa bağlı alimler ise hem Hz. Ali ve evladının değerini vermiş, hem İslam’ın genel ilke ve esaslarıyla örtüşen gerçekçi ve dengeli bir politik tablo çizmiştir. Böylece siyasî nitelikli fırkalar da kendi aralarında ifrat ya da tefrite dayalı yaklaşımlar sergilese de, sonuçta “düşünce ekolü” işlevi görmüşlerdir.

İlgili literatürde, ‘gâlî’ ve ‘batınî’ fırkalar olarak incelenen senkratik ve ezoterik yapılar dikkate alınmazsa, İslam mezhepleri, hakim vasıfları itibariyle İslam düşünce mektepleri olarak fonksiyon icra etmiştir. Bu esnada hemen hemen her mezhepten diğer ekoller hakkında ‘katı’ hükümler veren müellifler olmuştur. Ama her mezhebin mutedil alimleri ‘ehl-i kıble’ tekfir edilemez’ hükmünü bir biçimde paylaşmıştır.

Nitekim siyasetin dini ya da mezhebi kullandığı yahut kullanmak istediği olaylar hariç, İslam tarihi, işaret edilen çizgide ya da bu çizgiye yakın bir nitelikte seyretmiş, mezhepler arasında şiddete varan kanlı çatışmalar olmamıştır. 

Durum bu merkezde iken Irak ve Suriye’de Müslümanlar bugün niçin birbirleriyle çatışıyorlar? Niçin birbirlerinin camilerini bombalıyor, intihar eylemleri yapıyorlar? 

Aslında ‘uluslarası ilişkiler uzmanları’ bu yakıcı sorunun cevabını veriyorlar. Onlara göre; uluslar arası bir takım odaklar ekonomik, siyasi ve sosyal çıkarlar uğruna bir taraftan Şiî dünyayı, bir taraftan da Selefî dünyayı destekliyor; birbirleriyle mücadele etmeleri için türlü stratejiler devreye sokuyor. Müslümanlar da yine birçok siyasi, etnik, kültürel faktörlerle birlikte, mezhep taassuplarına bağlı olarak bu stratejilere kurban oluyor; kavgada ya da çatışmada mezhebî mülahazalar da etkin kılınıyor.

Şunu tekrarlamak gerekiyor: Mezhepler dinin anlaşılmasına ilişkin yorumların kurumsallaşmış şeklidir. Din ile özdeşleştirilmemelidir. İçinde yaşadığımız bilgi çağında herkes hem mensubu olduğu kendi mezhebi, hem imkan ölçüsünde diğer mezhepler hakkında sağlıklı bilgi sahibi olmaya çalışmalı, kimseyi dışlamamalı, ötekileştirmemelidir. Kendi ülkemizde ve İslam dünyasında hangi stratejiler devreye sokulursa sokulsun, mezhep farklılıkları asla kavga ve çatışma aracı yapılmamalı, bu konuda yüksek bir bilinç ve duyarlılık geliştirilmelidir. Aksi halde yaşanacak acı olaylar hem Müslümanların birbirlerinin kanını dökmesine yol açacak hem İslam imajına zarar verecek hem de aktörleri büyük bir uhrevi vebalin altına sokacaktır. 

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle