YAZARLAR

Dr. Ali İhsan ÇAY

Dersimiz Jeoloji Ve Astronomi Mi? Kur’an Kavramı Olarak “Gökler Ve Yer”

“Gökler ve yer”, diğer bir ifadeyle,semâvât ve arz Kur’an-ı Kerim’de çok tekrarlanan kavramlardandır. Mesela, hepimizin bildiği ayetü’l-kürside, “Allah’ın kürsîsi gökleri ve yeri kuşatıp kaplamıştır” (Bakara 2/255) buyrulur. Başka bir ayette, “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsustur” (En’am6/1) denilir. Diğer bir ayette Allah kendisini “göklerin ve yerin yaratıcı olarak” anar (En’am6/73). Nahl suresinin 3. ayeti ise şöyledir: “Allah gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O, şirk ehlinin nitelemelerinden yücedir, münezzehtir”. Fatır suresinin 41. ayetinin meali de göklerin ve yerin yok olmaktan tutulması gerçeğinin Allah sayesinde olduğunu vurgular: “Allah gökleri ve yeri zeval bulmasın diye tutmaktadır”. Meryem suresinde O, insanları kendisine ibadet etmeye davet ederken göklerin ve yerin Rabbi olduğuna dikkat çeker: “Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir. O’na ibadet edin ve ibadetinizde sebatkar olun” (ayet 65).

Örnekleri çoğaltabiliriz. Zira Kur’anı Kerim’de gök (sema) tekil olarak 120, çoğul olarak (semâvât) 190 olmak üzere toplam 310 defa geçmektedir. Yer (arz) ise 365 kez tekrarlanıyor. Soru şu: Neden Yüce Allah göklerden ve yerden bu kadar sıklıkla bahsediyor? Çünkü Allah’a inanmak, O’nu kudreti, hikmeti, rubûbiyeti, rahmeti gibi ulûhiyetine ilişkin nitelikleri ile tanımak ancak göklerdeki ve yerdeki eserlerini ve fiillerini düşünmek suretiyle mümkün olabilir. Aksi halde derinlikten ve tahkikten uzak yüzeysel bir iman söz konusu olur.

Gökler ve yer üzerinde düşünmek doğrudan imanla bağlantılı ise o takdirde şu soruyu da sormak lazım: Kur’an’ın bu temel kavramını ne dikkate alıyoruz, ne kadar düşünüyoruz, hatta ne kadar önemsiyoruz?

Dersimiz jeoloji ve astronomi mi diye itiraz edilebilir. Eğer bu bağlamda jeoloji ve astronomiden maksat bu bilimlerin verilerine akademik düzeyde muttali olmaksa elbette dersimiz bunlar değil. Ama bu bilimlerden maksat herkesin kendi çapına, seviyesine, en azından basit gözlemlerine göre gökler ve yer hakkında dikkat kesilmek, bilgi ve tecrübe elde etmek, bunları Yaratıcı adına değerlendirmek ise elbette dersimiz bir bakıma jeoloji ve astronomidir. Tıpkı, başka ayetleri dikkate aldığımızda, aynı zamanda dersimizin biyoloji, zooloji, botanik… olduğu yada olması gerektiği gibi.

Hepimiz dünya ya da “yer” adı verilen küçücük bir gezegende yaşıyoruz. Etrafımız ovalarla, dağlarla, ormanlarla, belki denizlerle çevrili. Bu gezegen sadece başımızı soktuğumuz mütevazı bir yuvamız değil; yediğimiz, içtiğimiz, barındığımız, gezdiğimiz, öğrendiğimiz bir mekan. Bir bakıma otel, bir bakıma mutfak ya da lokanta, bir bakıma eczane ya da hastane, bir bakıma atölye, bir bakıma okul, bir bakıma mescit… Bu mekanda her an sayısız olaylar gerçekleşiyor. Hepsi de bizim yararımıza. Gece oluyor dinleniyoruz, gündüz oluyor çalışıyoruz. Bahar geliyor, toprağa yeniden can veriliyor; güz geliyor ürünler devşiriliyor. Doğumlar, yaşlanmalar, ölümler. Kısaca faaliyetler, faaliyetler… Bunlar “düşünen varlık olarak yaratılan” bizler için düşünmeye değer şeyler değil midir? Bunları sık sık düşünerek Yüce Yaratıcıyı evsaf ve nitelikleriyle anlamaya çalışmak gerekmez mi?

Göklere gelince, en azından bize bakan, bizim gözleyebildiğimiz boyutları bakımından, ışığımız oradan geliyor, sema tavanının bir kandili gibi işlev gören güneşten. Ay sanki bir takvim, her gün aldığı yeni şekil ile zamanı fısıldıyor bize. Su ihtiyacımız yağan daha doğrusu yağdırılan yağmurlarla oradan geliyor, yahut gönderiliyor. Hava karardığında dünyamızı şehrayine dönüştüren yıldızlar bize gökten el sallıyor… Esasında dünya gezegenimiz sema denizinde yüzüyor. Batmadan, sağa sola çarpmadan. Denge içinde. Kendisi gibi on bir kardeş gezegenle birlikte. Güneş sistemimiz Samanyolu adı verilen yüzbinlerce sistemin bulunduğu bir okyanusta. Samanyolu galaksimiz daha nice galaksilerle birlikte semada seyaran ediyor… Faaliyetler, faaliyetler. Şimdi aynı hususu tekrarlayalım. Düşünen varlıklar olarak yaratılan bizler için bunların bir önemi yok mu? Bunları düşünmek gereksiz mi? En önemlisi bunları düşünmeden Yaratıcımızı sıfatlarıyla bilebilir miyiz?

Kur’an’ın kendisine indirildiği Hz. Peygamber (s.a.s) bu yüce kitabı okurken sadece ahkam ayetlerini değil, her ayeti harf harf, kelime kelime tefekkür buyuruyor ve hayatına taşıyordu. Mesela, bazı tefsirlerde kaydedildiği üzere, Resul-i Ekrem bir gece dışarı çıkmış ve göklere bakarak: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır” (Âl-i İmran 3/190) ayeti ile devamındaki ayetleri okuyup şöyle dua etmiştir: “Allah’ım kalbimi nurlandır, dilimi nurlandır, kulağımı nurlandır, gözümü nurlandır, sağımı nurlandır, solumu nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır, üstümü nurlandır, altımı nurlandır…”

Sonuç olarak günlük koşuşturmalar ne kadar meşgul edici olursa olsun, Rabbimizin indirilmiş yani tenzilî ayetleri kadar tekvinî yani yaratılışla ilgili ayetlerini tefekkür etmekten uzak durulmamalıdır. Zira Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımak ve güçlü bir iman ile sağlıklı bir kulluk bilincine ulaşmak ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Yazarın önceki yazıları

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle