YAZARLAR

Belgin İspir

TAHTLI AMA BAHTSIZ SULTAN

Beni kimler istemedi ki kimler? Doktor, savcı, hakim, vali, kaymakam ama Rabbim yazmış gönlüm eşime evet dedi. "Bu sözü birçok kadından duymuşsunuzdur. Pekâlâ "Şah, şehzade, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal talip oldu da nasip değilmiş ." diyeni, belki binlercesinin reddetmeyeceği bu nadir kısmetleri reddedeni duydunuz mu?

Ancak billur bakışlı, beyaz çehresi, bukle bukle sarı saçları olan babasının küçük kızı hayır diyerek İran Şahı Ahmet Şah Kacar'ı hüsrana uğratandır.

İngiliz dantelasından elbiseler favorisi olan ve daima elmastan bir taş boynunda parlayan genç kız sevse beğense de babası uygun görmediği için halazâdesi Sami Bey'den vazgeçendir.

Asaletin getirdiği zarafeti hiçbir fotoğraf yansıtamaz derler ya işte bu hanımefendi fotoğraflarından daha güzeldir. Öyle ki güzelliği herkesi hayret ettirecek kadardır. Saçları arasında ara sıra mücevher iliştirilmiş iğne takması, dikkatleri daha çok üzerine çekmektedir.

Mustafa Kemal'in de evlenme teklifinde bulunduğudur. İyi örnek olmaması nedeniyle Naciye Sultan ve Subay Enver Paşa'nın evliliği misal göstererek, dest-i izdivacı da reddeden sultandır. Tanınmış bir kumandan ile aile hayatı kurabileceğine inanmadıkları için olumsuz cevap alan Atatürk'ün sarayı terk etmesine vesile olandır.
Yakın dostlarına Atatürk'ü bir kez gördüğünü, hoşlandığını ama sevdiği Ömer Faruk'u seçtiğini anlatmıştır.

Tercih ettiği eşi vatansever, gözü pek atılgan bir insandır. Gayet yakışıklı, intizamlı biridir. Kendisini hanedan toplantılarında görmüş,onun peşine düşerek sohbet etmeye çalışmış, dikkatini çekmiş, meftunu olmuştur. Bir sultanla evlilik hayatı zordur. Bazı merasimlere tabi olacaktır. Yanına girebilmek için izin isteyip ya da davet beklemelidir. Namuslu, hürmetkâr delikanlının anne babası onun için karşı çıktığında yataklara düşmektedir. Bin dokuz yüz yirmi bir yılında sarayda kıyılan nikâhla dünya evine girmişlerdir.

Emrinde bir sürü kadın kâhya olduğu halde evlenince kilere girmiş, yemek pişirmiş, gömlek kolalamayı öğrenmiş, bahçede çiçek yetiştirmiş eşi benzeri olmayan nadidelerdendir. Fransız kıyafetlerine hayranlıkla beraber, her daim çantasından aksesuarına kadar sade bir uyum içerisindedir.

Tarihte bir eşi daha görülmeyen Osmanlı İmparatorluğu, uzun yıllar hatta asırlar boyu her şey yolunda gitse de her var edilen gibi bir gün o da nihayete sürüklenmiştir. Türkiye o nihayet sonunda vardır.

1923 yıllarında sarayda korku telaş ve matem hâkimdir. İnsanlar Feriye Sarayı’na girip kadınların ve şehzadelerin eşyalarını yağmalama cüretini göstermektedir. Bunları asker, zabit ve diğer devlet memurlarının yaptığı bile söylentiler arasındadır. Sonunda beklenen karar tebliğ edilmiştir.Bir yıl içinde mülklerini satmaları, yoksa bu mülklerin devlete geçeceği bildirilmiştir. Taşıyamadığı malları bir depo kiralayıp koymuş, taşınabilir değerli eşyalarının bulunduğu birkaç valizle İsviçre'ye gitmiştir.

Sürgün yıllarında babası iltifat dolu kelimelerle yazılmış mektuplarıyla yanındaymış gibi şefkatle sarardı.

Kahire'de sürgün hayatının zorluklarını yaşayan baba kızından mektupla merhamet dileyip yardım istemektedir. Pansiyondan pansiyona nakledilerek sürdürdüğü hayatında, üzerine giyecek iki elbiseden başka bir şeyi yoktur.Yaş ilerleyince nefsine ağır gelmeye başlamış, ölmeyi isteyecek kadar zor durumda kalmıştır.Çekilen acı, hasret, yokluk, özlem yanında memleketi aleyhinde bir tek söz söyletmediği gibi başucunda birer avuç vatan toprağı bulunmaktadır. Cumhuriyet aleyhinde asla bir teşebbüs, bir sözü olmamıştır.

Babasının villadaki eşyaları hacizle mühürlenmiş, haneyi borçlular basmıştır. En acısı cenazesine bile haciz konmuş vefalı kızı günler sonra bu haczi kayınpederinden yardım isteyerek ve küpesini, diğer birkaç kıymetli hatıratı satarak kaldırmıştır. On beş mayıs bin dokuz yüz yirmi altı da vefat etmiştir.

Annesi ise eşinin erkek çocuğu olması gerektiğini düşünerek kendi eliyle evlendirmiştir. Bin dokuz yüz kırk bir yılında Kahire'de son nefesini vermiştir.

Ömer Faruk karışık ruh hali ile davetlerde tanışıp yakınlaştığı Mihrişah Sultan'ın tesirine kapılmıştır. Bir münakaşanın ardından öfkeyle evden çıkıp, amcazadenin yanına gitmiş, şahitler huzurunda aşık olup peşinde koşarak elde ettiği sevdalısını boşamıştır. Bunu bin dokuz yüz kırk sekiz yılında gönderdiği talakname ile bildirmiştir. Tüm hatıralar ve resimlerin kendisine kaldığını, ne güven ne inancının kalmadığı aşka mektupla boşansa da saygıyla eğildi, sessizce kabul etti sevdiğine hala kalbinde ilk gün gibi etki yaratan zevcesindedir. O ise tesirine kapıldığı Mihrişah ile evlenmiş ilahi adalet olsa gerek bu sefer kendisini karısı boşamıştır.

Şehzade Ömer Faruk Efendi bin dokuz yüz atmış dokuz senesinde Kahire'de vefat etti. Son yıllarda alkolikti. Kızları babalarını sefalete terk etmişlerdi. Nedeni annelerini boşaması mı, lüzumsuz para harcaması mı bilinmez. Gurbet elde köhne bir dairede vatan hasretiyle gözlerini yummuştur.

O tepesine topladığı simsiyah topuz saçlarına bahar çiçekleri yerleştirerek şenlendirdiği gibi, boynunda inciler, yakasında göz alıcı broşlarla
boşanmasına rağmen Ömer Faruk Efendi’ye duyduğu sadakati hayatı boyunca muhafaza etmiştir. Hatta eski eşi sürgünde vefat etmesinden sonra kendisine baş sağlığına gelmeyenlerle selamı sabahı kesmiştir.
"Boşandınız. Artık kocanız değil. Neden başsağlığına gelmelerini beklediniz?"
"Evet, ama amcazademdi. Bana taziyede bulunmaları lazımdı." demişse de evlilik nişanı yüzüğünü ölene dek çıkarmamıştır.

Bin dokuz yüz elli iki yılında Menderes hükümetinin hanedanın kadın mensuplarının Türkiye’ye girişini serbest bırakmasıyla Çengelköy'de bir köşke döner yalnız ve kırgın yaşar. İstanbul'a döner dönmez derhal Türk vatandaşı olup "Osmanoğlu" soyadını almıştır.

Sokağa ilk çıktığında ürkek bir kuş gibi çantasını sıkıca tutup başında oval bir şapkayla tanınmamak için elinden geleni yapmaktadır. Fransız sohbetlerini severdi.Hüzün sinmiş buğulu bakışları hayata tutunarak mazide yaşamaya devam ediyor.

Nice (Fransa), İskenderiye ve Kahire sürgün yerleridir.
Boğazın kokusunu Nil'in buğusu tutmadı. Ekmeğine, suyuna, hele insanına ve sevdalısı olduğu memleketine hasret kaldı.

İstanbul ziyaretinde şehrin dört tarafından kızlarına götürmek üzere pek çok şey almıştır. İpeklilerden mücevherata, baharattan lokumlara hediyeleri paketleyip hazır ederken hep başındadır.Para kesesinde kızlarının fotoğraflarını saklar, kenarı kırılmış çatlaklar oluşmuş bu resimlere hasretle bakar, kızlarının münasip olan kişilerle evlendiğini ima etmiştir.

Üçü de Mısır prensleriyle evli kızlarından Hanzade ve Necla Sultanlar aileleriyle birlikte Avrupa’da yaşıyordu. Büyük kızı Neslişah Sultan kral naibi olan Prens Abdülmunim ile evli olduğundan ve Mısır hanedanının hali pek iyi olmadığı için uzun süre Mısır’dan çıkamamıştır.

Sinemayı pek severdi, sık sık salonlara yahut açık hava seyirlerine gidiyordu. Açık havaya gittiğinde en arkaya geçerdi. Koskoca dikdörtgen bir bezin gerildiği sahnenin önüne dizilen iskemlelere oturmazdı. Kalabalığa aşina değildi, huzursuz oluyordu.
"Chaplin gibi hayatı komik tarafından görebilmeyi çok isterdim."

Bahar akşamı kahkaha atarak, mutlu parıldayan bakışlarla seyrediyordu Kadıköy'de Charlie Chaplin komedi filmini izlemiştir.Öyle ki Charlie elinde bastonuyla bir kadını kovalıyor, oraya buraya çarpıyor, göz bebeklerini daireler şeklinde çevirerek komik hareketler yapıyor... Bir köpek paçasından yakalayıp onu perişan etmektedir, fötr şapkası birden başından fırlayıp yere düşer...

Acılı bir ömür sürerek yarım asrı çoktan deviren bu güzel kadın belki de Charlie Chaplin'in neşesine vurgun; acıyı, nükte edebilmesine hayrandı. Siyasete dair ince eleştirilerin gizlendiği "Sahne Işıkları" adlı komik sahneleri kalabalık coşkuyla birlikte gülüp birlikte susuyor birlikte hayret nidaları koparıyordu.

Piyano başına oturup vals çalan asil bir kadındır. İnsan hayali hayale, arzuyu isteğe ekliyor.Zaman kısalsın, bilinmeyenler aydınlansın, geçmişin kara tülü üstünden atılsın istiyordu. Gerçeğin metal gibi ağır yükü hafiflesin.

Konuşsa da boşandığı eşi sıklıkla kullandığı için Almancadan tiksinirdi.
Öksürükle geçen gecelerden haz alıyor gibiydi.Tedavileri reddediyordu.Arzu ve davetle Azrail'in gelmeyeceğini bildiği halde ölümü diliyordu. Odasından kuyuya atılmış birinin iniltileri gibi ses yükselirdi.

Müze gezmeyi, kafelerde oturmayı, çevreyi, denizi seyretmeyi özellikle de dünyanın incisi güzel İstanbul'u seyretmeyi çok severdi.

Pek güzel olan siması güzellik abidesini andırırdı.Yaşlılığında bile bembeyaz kır saçları ile asalet, güler yüz, bakımlı hali hep takdir toplamıştır.

Son halifenin gelini, bir önceki halifeninse kızıydı.
1894’te dünyaya gelmiş. 1921 yılında evlenmişti.

Osmanlı'nın son hünkârı Mehmet Vahdettin'in ve Nazikeda'nın iki kızından birisidir. Ulviye değil Sabiha Sultan'dır, sevgili küçük kızı. Güzeller güzeli, bir o kadar çileli Sabiha Sultan 26 Ağustos 1971 tarihinde yetmiş beş yaşında kızı Hanzâde Sultan'ın Yeniköy'deki yalısında vefat etti. Aşiyan Mezarlığına ablası Ulviye Sultan'ın yanına defnedildi.

                                                     Kaynak:Mine Sultan Ünver (Yanağımda Soğuk Bir Buse)
                                                           Ve çeşitli internet sitelerindeki yazılar

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle