YAZARLAR

Ayhan ENGİN

IRKÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE

Sosyal medyada ırkçılığı telin eden bir-iki paylaşımımdan dolayı, bazı arkadaşlarım takdirlerini beyan
ederken bazı dostlarımda teessüflerini ifade ettiler. Gördüğüm lüzum üzere bu konudaki düşüncelerimi
sizlerle paylaşmak isterim.
Günümüz dünyası, büyük bir manevi buhran yaşamaktadır. İnsanlar hayattan zevk ve lezzet
alamayacak duruma gelmiştir. intiharlar, savaşlar, terör ve benzeri hadiseler ile ilgili haberler, dünyanın
her tarafından sıklıkla duyulur bir duruma gelmiştir. Bu ve buna benzer tüm olumsuz gelişmeler,
insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamadığından kaynaklanmaktadır. Kendilerini anlayamayan
insanların, başkalarını anlaması düşünülemez. 
Aklen ve vicdanen biliriz ki, hangi ırktan, hangi coğrafyada, hangi anne babadan dünyaya
geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz dışındadır. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi,
Allah'a (c.c) aittir. Çünkü kainatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi
gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi
programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması
gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da,
elbette çok hikmetleri vardır. 
Bu hikmetlerden sadece birisi hakkında, Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar! Muhakkak
ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp
kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok
korkanınızdır.)" (Hucurat Sûresi, 13) 
Bu Ayet-i Kerimede, insanlara verilmek istenen onlarca dersten, konuyla ilgili dikkatimizi çeken üç
temel konuyu değerlendirmeye çalışalım: 
1- İnsanların hepsi, bir anne ve babadan dünyaya gelmiş kardeşlerdir. Bunların ırk veya millet
açısından birbirlerine üstünlük taslamaları, kesinlikle yanlıştır. Çünkü iki ayrı aile yoktur. Tek bir anne
ve baba ile, çocukları vardır. Bu hakikate, ayetin "Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden
yarattık..." kısmı işaret ediyor. 
2- Cenab-ı Hakkın (c.c) insanları, kabile, ırk ve millet olarak ayrı yaratmasının hikmeti, bir milletin diğer
milletlere düşman davranması için değil, bir ırkın fertlerinin birbirlerini tanıyıp yardımlaşmaları içindir.
Bu gerçeğe ise, "Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız..." bölümü parmak
basıyor. 
3- Allah katında ve yanında en kıymetli ve değerli kişiler, Allah'tan en çok korkan ve O'nun yolunda
hayatını geçirenlerdir. Yoksa herhangi bir millete ait olmak, Allah yanında şeref konusu olamaz. Zaten
adalette öyle ister. Bu kısma da söz konusu ayetin, "Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri
olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır." cümlesi ışık tutmaktadır. 
Ezelî ve ebedi hüküm sahibi Rabbimiz (c.c): "Ancak mü'minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise,
kardeşlerinizin aralarını ıslah edin." (Hucurat Sûresi, 10) buyurmakla, müminlerin hakiki kardeşleri, başka
dinden olan kardeşleri veya akrabaları değildir. Aksine müminlerin gerçek kardeşleri, başka milletten
olsa da, aynı dini ve inancı paylaşan iman sahipleridir. Nitekim Hud suresinde, Nuh ( a.s ) ile alakalı
geçen şu ulvi hadise meselemize mükemmel delil hükmündedir. 
Hz. Nuh (a.s) "Ya Rabbî! elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları
gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen

hâkimlerin hâkimisin!" ( Hud suresi, 45 ) diye Tufan olayında onun da kurtulmasını istediğinde, İlâhî
cevap şöyle gelir: "Ey Nuh O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan
değildi." ( Hud suresi, 46 ) ve Hz. Nuh (a.s)'ın, oğlunu gemiye alması men edilir. 
Demek ki; bir müminin inançsız ve isyankar bir akrabası varsa ve hatta bu kişi kendi oğlu dahi olsa
onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun hakiki dostu ve yakını olamaz. Bu gerçeği,
çok net bir biçimde ortaya koyan başka bir ayet: "Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi,
eğer küfrü imana tercih etmişlerse, dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar,
zalimlerin ta kendisidir." (Tevbe suresi, 23)
Ayrıca, "O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah'a ( c.c) kalb-i selim ile gelenler
müstesna.." (Şuara suresi, 88-89) ayetinde, insana ahirette ve mahşerde faydalı ve geçer akçe olacak tek
şeyin, takva, amel-i salih ve selim bir kalb olduğu ifade edilmektedir. 
İlahi hitaba en layık ve en mükemmel muhatap olan Allah'ın resulü (a.s.m), ırkçılığı " cehalet dönemi
davası" anlamında " asabiyet-i cahiliye " tabiriyle tarif eder. Bu davayı güdenler hakkında da "Asabiyet
dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir." (Ebu
Davut, Edeb, 121) ve "Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, ırkçılığa çağrıda bulunur veya
kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür." (İbni Mace, Fiten, 7)gibi
ifadelerle dehşetli bir sonun olacağı haber verilmektedir.
Bu hadiste itikadi meselelerin yanlış yorumunun İslama vereceği zarar kadar, Irkçılığın da zararlı
olacağı haber verilmektedir. Irkçılığın İslam alemine veya insanlığa ne denli zararlı olduğuna, tarih
şahittir. Mesela; 
a- Emevi devletinin Arap milliyetçiliğini esas tutmaları ve Arap kavmine ehemmiyet verip diğerlerini
köle veya ikinci sınıf olarak görmeleri neticesinde, hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri
küstürdüler, hem kendileri çok felaketler gördüler, hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve
genişlemesinin durmasına neden oldular. 
b- Avrupa devletlerinin asırlarca ve özellikle 20. y.y'ın başlarında milliyetçilik fikrini esas tutmalarıyla,
iki dünya savaşı meydana gelmiş ve bunun sonucunda milyonlarca insanın kanının akmasına yol
açmışlar. Fakat onlar "Avrupa Birliği" vesilesiyle bu gibi hastalıklardan kurtarmaya ve kendilerini tek
millet veya topluluk olarak görmeye çalışıyorlar. 
c- Osmanlı devletinin de sonunu getiren hadiselerin başında, yine milliyetçilik akımları vardır. Zira,
Yunanlar, Arnavutlar, Bulgarlar, millet-i sadıka olan Ermeniler ve Araplar gibi bir çok millet her taraftan
bağımsızlık faaliyetlerine ve iç karışıklığa başlayınca, dünyanın adalet dengesi olan o koca devi bir
anda yıkıverdiler.
Elbette ırk, kabile, akraba sevilecektir. Amma İslâm dininde, ırkını ve akrabasını sevmek demek;
ırkındaki insanların kalbine, başta Allah korkusu ve Allah sevgisini yerleştirmek demektir. Onları,
Allah'ın yasak kıldığı her türlü haramlardan muhafaza etmek, onların emir dairesinde hareket etmeleri
için gayret göstermektir. Ve onların duygularına, düşüncelerine, vicdanlarına; adalet, iffet, haya,
namus, cömertlik, hikmet gibi yüksek ahlak ve meziyetleri hedef göstermektir. Onlara Allah'ın hakkı ve
kul haklarını yeterince anlatıp, millete, vatana karşı sorumluluk duygularını geliştirmektir.
Bu Gerçeklere göre Cenâb-ı Hak, Resûlüllah (S.A.V) Efendimize hitaben: "Önce en yakın akrabalarını
korkut. Sana uyan mü'minleri kanatlarının altına al; Sana baş kaldırırlarsa, 'Yaptıklarınızdan uzağım'
de"( Şûra sûresi, 214-215-216) buyurarak emretmiştir.
Görülüyor ki; İslâmî ölçüler çerçevesinde fertlerin, yaratılışında var olan yakınlarını ve ırkını sevmesi,
değil yasaklanmak tam tersine emredilmiştir. Ancak; zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük

düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, Müslümanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek
ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü
bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir.
Bu açıdan İslam, ırkı yok saymaz, ırkçılığı dava etmeyi yasaklar. Milletini sevip gözetmeyi değil, başka
milletlere düşmanca tavır sergilemeyi reddeder. Çünkü, insanın kendi milletini sevmesi, onlara yardım
elini uzatması, hataları varsa düzeltmeye çalışması, atalarının İslama yaptıkları hizmetleri anlatması
ve onlara benzemek için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır. 
Ne mutlu Müslüman’ım diyene!
Selam ve dua ile…

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle