YAZARLAR

Ahmet KARATAŞ

Sakal-ı Şerif Ziyaretleri

Bu Ümmet ilk günden itibaren peygamberine büyük değer verdiği gibi ona ait olan Kutsal Emanetlere de büyük değer vermiştir. Mübarek olan eline, saçına, sakalına, terine, tükrüğüne hatta abdest suyuna bile bir kutsiyet vermişlerdir. Kaldı ki, sadece organlarına değil kullandığı eşyalara bile; cübbesine, bardağına, evine, ayak izine, minberine, yüzüğüne, kılıcına, mızrağına, su oluğuna, ayakkabısına bile değer vermişler ve onları koruma konusunda ciddi gayretler ortaya koymuşlardır. Nasıl olmasın ki, O'na dokunmak büyük bir şeref olduğu gibi O'na dokunana dokunmak da büyük bir şereftir.

Bu davranış şekli O'nun huzurunda daha sahabeyle başlamış, tabiinle devam etmiş ve daha sonraki dönemlerde de aynı hassasiyet içerisinde devam etmiştir. İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda Hırka-i Saadet dairesinde korunan kutsal emanetlerin bir kısmı Mısır'ın fethinden sonra oradan getirilerek o günden beri onların korunduğu bölümde, onlara saygının bir ifadesi olarak, aralıksız olarak Kur'an okunmaya devam edilmektedir. Kutsal emanetlerin kalan kısmı ise, birinci Dünya Savaşı'nda Medine müdafaasını yapan Fahrettin Paşa tarafından, kendisinin ve orada bulunanların canlarını hiçe sayarak, 2000 kişilik bir birliğin korumasında İstanbul'a gönderilmiştir. Osmanlılar, bu dairenin tozlarına bile değer vermiş ve burası süpürüldükten sonra buranın tozları kazılan özel bir kuyuda koruma altına alınmıştır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ait tek bir eşyasını korumak için ne kadar fedakarlık yapabiliriz? O'nun ümmeti olarak bizler saçının bir teline zarar gelmemesi için canlarımızı veririz. Bu her bir Müslümanın duyduğu hissiyatı ifade eder. Fakat önemli olan Kur'an ve sünnetin onun hatıralarına karşı nasıl davranılması gerektiğini belirtmesidir. Öyleyse, bu konuda Kur'an ve sünnetin hükmüne bakmamız gerekir.

Kuranı Kerim bazı peygamberlerin kullandıkları eşyalarla ilgili olarak bir hadise nakletmektedir. İsrailoğulları Peygamberlerine müracaat ederek Allah yolunda cihad etmek istediklerini, bunun içinde kendilerine bir komutanın tayin edilmesini isterler. Cenabı Allah onlara komutan olarak Talut'u tayin edince, komutanlığın kendilerinin hakkı olduğu gerekçesiyle, buna itiraz ederler. Onların bu itirazı üzerine Cenabı Allah Talut'un israiloğullarının kayıp olan sandığını getirmesini onun komutanlığı'nın delili olduğunu ifade eder.

Tabut denilen bu sandığın israiloğullarının nezdinde değeri büyüktür. Çünkü o sandıkta Hazreti Musa aleyhisselam ile Hazreti Harun aleyhisselam'a ait bazı eşyalar vardır. İsrailoğulları bu sandığı yanlarında ve Ordu'nun önünde götürdükleri savaşlarda, onun bereketiyle galip geleceklerine inanırlardı. Bu sandığı beraberlerinde götürdükleri savaşlarda içlerinde galip geleceklerine dair bir huzur olurdu (Bakara 246-248).
Bakara Suresi 248 İnci ayette bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: "Peygamberleri onlara "onun komutanlığı'nın delili de size sandığı (tabut) getirmesidir. Sandıkta Rabbiniz tarafından size verilmiş, savaşlarda galip geleceğinize dair içinizde bir gönül rahatlığı ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden kalma hatıralar vardır. Onu melekler taşır. İşte bunda, eğer mümin iseniz, inananlar için onun komutanlığı'na deliller vardır" demişti (Bakara 248).

İşte ayeti kerimede bahsedilen sandığın beraberlerinde olduğu savaşlarda galip geleceklerine dair olan gönül rahatlığı ve huzurdan dolayı sandığın olmadığı zamanlarda içlerinde savaşmaya karşı bir isteksizlik olurdu. İşte bundan dolayı Cenabı Allah Talut'un kayıp olan bu sandığı getirmesini ve tekrar savaşlarda galip geleceklerine olan inancın oluşmasını onun Komutanlığı'nın bir delili olarak belirtmiştir.

Ayette ifade edilen "Sandıkta Hazreti Musa ve Hazreti Harun'dan kalma hatıralar var" ifadesi konumuzla irtibata açısından önemlidir. Tefsirler bu sandıkta, Tevrat'ın yazılı olduğu iki levhanın yanısıra Hazreti Musa aleyhisselam'ın asası ile ayakkabısıyla beraber Hazreti Harun aleyhisselam'ın, asasının, sarığının ve ayakkabısının olduğunu ifade etmektedirler (İbn-i Kesir, Tefsir c.1, s.313).
4
İçerisinde yüce iki peygambere ait Kutsal Emanetler olması sebebiyle bu sandık Cenabı Allah nezdinde büyük bir değere sahip olmuştur. Bu değer sebebiyle, onu israiloğulları nezdinde de kıymetli kılmış, onun bulunduğu savaşlarda galip geleceklerine olan inançlarını pekiştirmiş, onu Talut'un Komutanlığı'na bir delil olarak göstererek meleklere taşıttımıştır. Öyleyse, bütün peygamberlerin efendisi olan Hazreti Muhammed aleyhisselatu vesselam'ın bizzat bir parçası olan Sakalı Şerifini ziyaret etmenin, Kutsal Emanetlerine saygı göstermenin dine aykırı olduğu iddia etmek mümkün olabilir mi? Bu ziyaretlerin veya Kutsal Emanetlere saygıds bulunmanın Allah'ın kitabına ve Resulü'nün sünnetine aykırı olduğunu ve eğer yaşasaydı bunu yasaklayacağını iddia etmek mümkün müdür?

Şimdi de bu konu ile ilgili olarak Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine bir göz atalım. Konunun başında zikrettiğim Kutsal Emanetlerin tamamı ile ilgili olarak, Aleyhissalâtu vesselâm'ın huzurunda sahabelerin sayısız uygulamaları mevcuttur. Ancak konumuz Sakalı Şerif olduğundan dolayı sadece bu konudaki hadisleri ve sahabelerin genel havasını yansıtması açısından bir olayı nakletmekle yetineceğim.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem umre için Hudeybiye'ye gelince Mekke müşrikleri barış yapabilmek için bazı insanları aracı olarak gönderdiler. Bunlardan bir tanesi de Urve İbni Mesudtur. O, Aleyhisselatu vesselam ile görüşmeye gittiğinde sahabilerin ona karşı olan davranışlarını şu şekilde nakletmektedir: "Vallahi böyle bir saygıyı hiç bir yerde görmedim. Resulullah aleyhisselatu vesselam yere tüküreceği zaman sahabiler ellerini uzatıyorlar, bu tükürük mutlaka onlardan birinin eline düşüyor, o da o tükürüğü alıp yüzüne, vücuduna sürüyordu. Bir şey emretse emrini yerine getirmek için koşuşturuyorlardı. Abdest aldığında sahabiler abdest suyundan kapabilmek için birbirleriyle itişip kakışıyorlardı. Konuştuğu zaman, onun yanında seslerini kısıyorlar, saygıları sebebiyle ona dikkatle bakamıyorlardı" (Buhârî, Meğazî 35; Ebû Davud, Cihad 168).
Bu olay sahabelerin Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olan her şeye ne denli bir kutsiyet atfettiklerini gözler önüne sermektedir. Burada asıl önemli olan, bu olayların tamamının Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in gözlerinin önünde cereyan etmesine rağmen, Allah'ın emirlerine aykırı en küçük hadiselere dahi müdahale eden Resûlullah'ın, buna herhangi bir müdahalede bulunmamasıdır. Bu da Peygamberlere ve onlara ait eşyaya bir kutsiyet affetmenin Allah'ın emirlerine aykırı olmadığını en açık bir şekilde göstermektedir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bizatihi kendisinin saçını sahabeler arasında birer ikişer paylaştırdığına dair pek çok rivayet mevcuttur. Bu rivayetlerden bir tanesinde, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Veda Haccı sırasında mina'da berbere başını traş etmesini emrederek başının sağ tarafını gösterir. Berber mübarek başının sağ tarafını tıraş edince, Aleyhisselatu vesselam onları kendisine 10 yıl boyunca hizmet eden Enes İbni mâlik radıyallahu anhuya uzatarak bunları babalığı Ebu Talha ile Anası Ümmü Süleym'e götürmesini söyler. Onları kendisine verdiğini gören diğer sahabeler Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in başına üşüşürler. Bunun üzerine Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem başının diğer tarafında bulunan saçlarını sahabeler arasında birer ikişer tel vererek paylaştırır (Müslîm, Hacc (1305); Tirmizî, Hacc (912); Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübra, c.6, s.599 (4633)).

Saçlarını Ebu Talha, Ümmü Süleym ve diğer sahabeler arasında paylaştırması kutsal emanetlere saygı gösterilmesinin ve onların ziyaret edilmesinin caiz olduğuna en önemli delillerden bir tanesidir.
Bu konuda çok rivayet olmasına rağmen önemine binaen Halid ibin Velid radıyallahu anhunun başından geçen bir olayı nakletmekte fayda görüyorum. Yermük Savaşı sırasında Hazreti Halid'in başındaki sarık düşer. Bunun üzerine askerlere sarığını arayıp bulmalarını emreder. Tüm aramalara rağmen sarık bulunamaz. Hazreti Halid sarığın mutlaka bulunması gerektiğini tekrar söyler. Bu sefer her tarafı iyice arayarak sarığı bulurlar. Sarık eski püskü bir sarıktır. Bizansla yapılan böyle çetin bir savaşta savaşa ara verildiği ve tekrar savaşmak için askerlerin dinlenmesi gerektiği bir vakitte bunca askerin bu eski sarığı bulmak için seferber olması bazı insanların tuhafına gider. Bunun üzerine Hazreti Halid radiyallahu anh: "Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem umre yaptığında saçını traş etti. İnsanlar saçlarından kapabilmek için koşuşturdular. Ben herkesten daha hızlı davranarak Allah Resulü'nün alnının üstündeki saçlarını kaptım. Onları bu sarığımın içerisine koydum. O günden beri bu sarık başımdayken, bu saçların bereketi ile, girdiğim hiçbir savaşı kaybetmediğini" ifade ederek insanların merakını giderir (Hâkim, Müstedrek, c.3, s.338 (5299); Taberanî, el-Mu'cemu'l-Kebir, c.4, s.104 (3804)).

Hazreti Halid'in bu rivayetinde, tıpkı yukarıda rivayet edilen hadiste olduğu gibi, sahabelerin Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek saç tellerinden kapabilmek için nasıl yarıştıklarını, nasıl bir itiş kakış içine girdikleri açıkça anlaşılmaktadır. Allah'ın emirlerine aykırı en ufak bir şeye derhal müdahale eden Aleyhisselatu vesselam Efendimiz eğer böyle bir davranış dini açıdan sakıncalı olsaydı, kesinlikle buna müsaade etmez ve derhal müdahale ederdi. Öyleyse, eğer yaşıyor olsaydı, günümüzde gayet masum bir şekilde düzenlenen Sakal-ı Şerif ziyaretlerini yasaklamaz, bilakis bundan memnuniyet duyardı.

Hazreti Halid'in bu rivayetinde dikkat çeken bir husus daha vardır. Kazandığı tüm savaşları başında taşıdığı Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'e ait saç tellerinin bereketine bağlaması yukarıda naklettiğim israiloğullarının, Hazreti Musa ve Hazreti Harun'un eşyalarının bulunduğu sandıkla savaşa gittiklerinde o savaşta zafer elde edeceklerine olan inançlarına tıpatıp benzemektedir. Bu hususun ayeti kerime tarafından tasvib edildiğini yukarıda belirtmiştim.

Sahabiler ve onlardan sonra gelen tabiinler bu mübarek saç tellerinin pekçok bereketine inanmaktaydılar. Buna örnek olarak bir uygulamayı belirtmekte fayda vardır. Bu saç tellerinden bir tanesi Hazreti Ümmü Seleme radıyallahu anha validemizde bulunmaktaydı. Bu saç telini gümüşten yapılmış özel bir kutucukta muhafaza ediyordu. Bir kişi hastalandığı ya da nazara geldiği zaman bir kupa içerisinde bir miktar su gönderirler, Ümmü Seleme validemiz o saç telini bu suyun içerisine batırıp çıkardıktan sonra hasta olan ya da nazara gelen kişi bu suyu içer veya onu başka bir suyun içerisine ilave ederek bununla yıkanır ve onun bereketiylede şifa bulurlardı (Buhârî, Libas 66). Sahabiler ve tabiinler içerisinde bu uygulamanın yaygın olduğu anlaşılmaktadır. (Bu konudaki geniş açıklamalar için bakınız: İbn-i Hacer, Fethu'l-Barî, c.10, s.353; Aynî, Umdetu'l-Karî, c.22, s.48).

Hazreti Ümmü Seleme validemiz bunu pekçok sahabinin hayatta olduğu dönemde yapmaktadır. Buna rağmen herhangi bir sahabenin onun bu uygulamasına itiraz ettiğine dair bir rivayet nakledilmemektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu şifayı Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek saçlarına ait kıllardan değil, onların bereketiyle Cenabı Allah'tan bilmek gerekir.

Gerek Ümmü Seleme validemizin gerekse Hazreti Halid bin Velid'in bu uygulamaları göz önünde bulundurulduğu zaman günümüzde yapılan Sakal-ı Şerif ziyaretleri onlara göre çok masum kalmaktadır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem saç tellerindeki kutsiyet sebebiyle Tâbiînin büyük alimlerinden Muhammed İbni Sirin Hazretleri "yerin altında ve yerin üstünde bulunan sarı (altın) ve beyaz (Gümüş)'ün tamamının benim olmasındansa Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir saç telinin benim olmasını tercih ederim" buyurmaktadır (Buhârî, Taharet (170); Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübra, c.7, s.107 (13410)).

Burada vurgulanması gereken önemli bir husus vardır. Camilerimizde veya bazı ailelerde bulunan ve Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem'in Sakal-ı Şerifi olduğu iddia edilen teller, bana göre Sakalı Şerif değil, Allah Resulü'nün mübarek saç tellerine ait kıllardır. Çünkü; O'nun mübarek Sakalı Şerif'inden bu kadar kılın döküldüğüne dair rivayet yoktur. Ancak, Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in Hudeybiye'de, Hudeybiyenin kazasında yaptığı Umrede ve veda haccında saçlarını traş ederek bunları sahabiler arasında paylaştırdığı bilinmektedir. Bu durum yukarıda bir kısmını naklettiğim hadislerden de açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in diğer zamanlarda da saçlarını tıraş ettiğini dikkate almak gerekir. Her traş olduğunda saçlarının sahabeler tarafından, Hac ve Umre zamanındaki gibi, paylaşılmış olması da kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla bu kadar çok yerde Sakal-ı Şerif'in olması bana göre biraz zor ihtimal olmakla beraber, bunların O'nun mübarek saç telleri olması ise daha kuvvetli bir ihtimaldir.

Bu açıklamalardan sonra, her fırsatta hadis talebesi olduğunu belirten Diyanet İşleri Başkanı'nın "Hazreti Peygamber bugün yaşasaydı bunu (Sakal-ı Şerif ziyaretlerini) yasaklardı" sözüne katılmam mümkün değildir. Makam, insana güç verir, sözü kolay söyleme cesareti verir ama insanı haklı kılmaz. İnsanı haklı kılan şey savunduğu fikri desteklemek için ortaya koyduğu delillerdir. Sözü kuvvetlendiren şey delil ise, işte deliller ortada.

Sonuç olarak, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bizzat kendisi saçlarını sahabilere dağıtmış, onlar da bu mübarek saç tellerinden bereket beklemişlerdir. Hastalıklarına onun bereketiyle şifa aramışlar, savaşlarda onun bereketiyle galip geleceğine inanmışlardır. Biz, Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in Sünnetine ve ehli sünnet mezheplerinin çoğu tarafından delil olarak kabul edilen Sahabilerin görüşlerine Itibar etmeyeceksek kime itibar edeceğiz. Öyleyse, Sakal-ı Şerif ziyaretlerinin dini açıdan hiçbir sakıncası olmadığı gibi bunlar müstehap olarak kabul edilebilir.

Yazarın önceki yazıları

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle