YAZARLAR

Abdullah ASLAN

Maneviyat Eksikliği

İnsan madde ve manadan müteşekkildir. Hayvani özellikleri olduğu gibi manevi ruhi özellikleri, dolayısıyla maddi, bedeni ihtiyaçları olduğu gibi kalbi ve ruhi ihtiyaçları da vardır. İnsanın nasıl karnını doyurması gerekiyorsa kalbini ve ruhunu da doyurması tatmin etmesi gerekir.  Ve karnı doyurulmayan insan nasıl ölüyorsa, kalbi ve ruhu tatmin edilmeyen insan da kalben ve ruhen ölür ve böyleleri müteharrik mezarlar hüviyetindedirler.

İşte yirmi birinci yüzyılın modern insanının bir türlü mutlu olamamasının sebebi de ruhunun aç olmasıdır. Kalp ve ruhunu tatmin edemeyen insanlar hepten dünyaya dalmakta ve türlü yollarla tatmin olmaya çalışmaktadırlar. Fakat insan ruhunun bu dünya ile mutmain olması mümkün değildir. Zira kalpler ancak Allah ile tatmin olabilir. (13, 28) Hal böyle olunca bir türlü doymayan, sürekli yeni ihtiraslar peşinde koşan bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. Özellikle refah seviyesi yüksek olan Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi yerlerde insanlar, dünya turuna çıkarlar, dere tepe dolaşırlar, yetmez, iguana, timsah, yılan alır beslerler o da tatmin etmez. Türlü sapıkça ilişkiler denerler ama nafile…  Hatta bazı ülkelerde intihar ormanlarının var olduğunu okumuştum. İnsanlar gidip oralarda intihar ediyorlarmış.

Haber bültenlerinin vazgeçilmez unsurlarından biridir; bilmem kaç yüz metrelik köprülere tırmananlar, bungee jumping yapanlar, hoplayanlar zıplayanlar. Sizce bir insanın üç yüz metrelik köprünün üzerinde yürümesi ve kendi tabiriyle adrenalin peşinde koşması kalp ve ruhunun tatmin edilmemiş olması olamaz mı? 

Herkesin kullandığı bir klişedir, tabiat boşluk kabul etmez. Dolayısıyla insanlar kalp ve ruhlarını Allah’ın zikriyle, imanla tatmin edemezlerse, başka şeylerle tatmin edecekler demektir. Ve bu durum günümüzde ne yazık ki Müslüman toplumlar içinde de yaygınlaşmaktadır. Nice gençler Allah ile iman ile ruhunu doyuramadığı için, bu boşluğu sefahet ile içki ile bonzai ile doldurmaya çalışmakta ve pek çokları kaybolup gitmektedir. Televizyon dizilerinde özellikle gençliğin önüne sunulan örnek hayat en ufak bir maneviyat veya dini olgu içermeyen, lüks evler lüks arabalar, yarım çıplak bedenler ve sefahet içerisinde bir hayat. Ve bu saydıklarımız gayri Müslim bir ülkede değil ülkemizde ve sair Müslüman memleketlerde cereyan ediyor. 

Buraya kadar olanlar meselenin bir yönüdür. Bir diğer husus ise dini yaşantıya sahip dindar insanların maneviyat eksikliği kalp ve ruhlarının mutmain olmayışı meselesidir. Burada karşımıza sefahet görüntüleri ihtiraslar pek çıkmaz. Maneviyat eksikliğinin dindar insanların hayatında farklı tezahürleri vardır. Hayatımızdaki maneviyat eksikliğinin en önemli belirtisi sadece farzlarla sınırlı ibadet anlayışımızdır. Burada kendimiz haricinde hiç kimseyi itham etmiyoruz. Samimiyetle farzlarını eda eden müminler Allah’ın izniyle kurtulurlar. Fakat Allah’a kul olduğumuzu iddia eden bizlerin kulluğumuzu en mükemmel, en dolu şekilde yapıp çok şükreden kullar olmamız gerekmez mi? 

Bu noktada karşımıza nafile ibadetler çıkar. Rasül-i Ekrem’in (s.a.s) unutulmuş sünnetleri vardır hadis kitaplarında. Ve millet olarak, cami ashabı Müslümanlar olarak bu ibadet hayatının acaba neresindeyiz? Acaba kaçımız gecemizi teheccüdle süslüyoruz? Sabahlarımızı duha namazı ile aydınlatıyor muyuz? Ne kadarımız akşam namazının ardından evvabin ile Rabbimize yöneliyoruz.

Özellikle eskilerin ifadesiyle mükteda bih olan yani insanların önderleri olan din görevlileri nafile ibadetlerle süslenmiş bir ibadet hayatının neresindeler. Sizce insanlara dini öğreten bir imamın gecesinin teheccüdsüz olabilme ihtimali var mıdır? Acaba kaç cami cemaati imamının Pazartesi Perşembe günleri ikramları geri çevirdiği için oruçlu olduğunu fark etmiştir. Bütün bunların neticesinde millet olarak manevi hayatımızın kalitesi ne ölçüdedir. Ve manevi hayatımızın kıvamında din görevlilerimiz ne derece tesirlidir? Evet, mümin murakabe insanıdır. Ve her Müslüman kendisini sorgulamalıdır.

Meselenin bir yönü ise her nasılsa var olan manevi hayatımızın kalitesidir. Yalnız farzlardan ibaret bile olsa ibadetlerimizi ne derece hissetmekteyiz. Yoksa ibadetlerimiz birer rutin faaliyet halini mi almış? 

Bu hususta pek çok örnek verilebilir ama yukarıda da arz ettiğimiz gibi herkes kendini sorgulamalıdır. Bizim vereceğimiz örnek ise her gün beş defa yaptığımız namaz ibadetidir. Eskiler bir rekat namaz asgari bir dakika sürmelidir demişler. Fakat biz millet olarak dört rekatlık bir namazı iki dakikada kılma istidadındayız. Evet, ne yazık ki toplum olarak namazlarımızı hızlı kılıyoruz. Özellikle namazların cemaatle gürül gürül kılındığı camilerimiz bu hızdan bayağı nasip almakta. Öyle ki hızlı namazla alakalı fıkralar var. Ve bu fıkraların başrolünde din görevlileri… 

Namazın içinden bir diğer örnek; her namazda tesbih çekiyoruz. Ne ilginçtir tesbih denince akla Allah’ı zikretmek değil doğru sayıda zikretmeye yarayan alet olan tespih gelmekte. Haydi Allah zikredilirken camideki manzarayı bir hatırlayalım; Müezzin gür ve nağmeli bir sesle aheste aheste söylenecek zikri hatırlatıyor. Ama ne garip ki otuz üç tane zikrin söylenmesi müezzinin aynı zikri makamla bir kere söylemesinden kısa sürüyor. Kendimize dışarıdan bir bakalım o tesbih çekişimiz Allah’ı (c.c) otu üç defa zikretmek mi yoksa tespihin boncuklarını seri bir şekilde bir taraftan diğer tarafa geçirmek mi? Saatimize bakalım ve deneyelim bir kimsenin içinden gelerek bir kere “Subhanallah” demesi bir buçuk iki saniye sürer. Dolayısıyla otuz üç tane tesbihin söylenmesi en az 45 -50 saniye sürecek demektir. Bu durumda biz otu üç tane zikri on saniyede söylüyorsak Allah’ı zikretmiyor tesbihin boncuklarını hareket ettiriyoruz demektir. Bunlar her gün beş defa yaptığımız bir ibadetle alakalı sorulabilecek birkaç basit sorudur. Her birimiz kendimize maneviyatımız nokta-i nazarında pek çok soru sorabilir ve nefsimize bir tokat aşk edebiliriz. Böylelikle başkalarının günahlarıyla uğraşmaktan da kendimizi alıkoyabiliriz, fakat su anda konumuz o değil. 

Yazımızın başındaki noktaya dönersek; gayri Müslimlerin yaşadığı ve sonu genellikle intiharla biten ruhi tatminsizlik Müslümanlarda da yozlaşmaya sebep olmaktadır. Müslümanlar da manevi, ruhi bir hayata sahip olamayınca maddileşmekte, paranın, makamın, şöhretin esiri olmakta ve yapmış oldukları ibadetler onları bu vartalardan kurtaramaz hale gelmektedir. Neticede ortaya ibadetlerini yerine getiren, dindar ama ruhu mutmain olmayan maddileşmiş dünyevileşmiş, vitamin eksikliği hastalığında olduğu gibi maneviyat eksikliği yaşayan Müslümanlar ortaya çıkmaktadır. Sizce bu hususlarla alakalı kendimizi sorgulamalı değil miyiz?

Yorumlar

Mesajınız başarıyla eklendi. Yeni yorum yazın.

Daha eskileri yükle